5 Eylül 2012 Çarşamba

Öyle bir geçer zaman ki..Ama herkes için farklı şekilde..




Salı akşamlarının reytingi yüksek ve aklımıza bile gelmeyecek her türlü felaketi içeren fenomen hale gelmiş dizimiz Öyle Bir Geçer Zaman ki sezonu dün akşam açtı..Bu sezon çok fazla dizi başlıyor malum, o yüzden epey yoğun geçecek kış sezonu. Dolayısıyla ben de vakit kaybetmeden, sıcağı sıcağına dizimiz hakkında bir şeyler karalayayım diye düşündüm. Zira her akşam neredeyse iki, hatta bazı akşamlar üç dizi var..E hal böyle olunca, bazı dizileri yayınlandığı akşamlar seyretmek mümkün olmuyor. Sonrasında ise hem seyredilecekler birikiyor, hem yazılacaklar. Bende bu sebeple, hemen ilk başlayan dizimizi yazayım da , kafama takılanlar ve dilime birikenleri paylaşayım dedim.

80.bölümle 80’li yıllara adım attı Öyle Bir Geçer Zaman ki...“Çok zaman geçti” dediler ama kusura bakmayın bize yutturamazlar. Şimdi Osman’a bakarsan uzun zaman geçmiş, Hakan’a bakarsan çoookkk uzun zaman geçmiş, Aylin’in kızına bakarsan çok kısa, Süleyman’a bakarsan da hiç zaman geçmemiş kardeşim…Ve Hasefe Nine’ye bakarsanız zaman geçmemiş hatta geri mi gitmiş ne..

Osman karakterini oynayan kardeşimin oyuncuğuna lafım yok, hiç diziye yeni katılmış gibi bir hali yoktu, oyunculukta kusursuzdu gerçekten..Tipine de sözüm yok Allahın yarattığı kul neticede. Üstelik hoş yakışıklı bir delikanlı.. Fakat el insaf yahu, O kadar sevimli bir çocukluğu olan Osman, büyüyünce niye bu kadar değişti. Çocukluğu ile zerrece alakası yok bizim büyük liseli ergen Osman’ın. Çok daha sevimli,daha bebek yüzlü biri oynayabilirdi diye düşünüyorum ben Osman’ı. Bir de zamanlama hataları var dizide. Şimdi geçen sezon bittiğinde Osman İlkokul 1.sınıftı değil mi..Bu sezon Lise’ye gitmeye başlamış..En iyi ihtimal ile Lise 1 bile olsa aradan 8 sene geçmiş olması lazım. Ayrıca sezon sonunda Aylin kızını ancak doğurabilmişti. O halde Aylin’in kızının en az 8 yaşında olması lazım gelir. Buda İlkokul 2.sınıf olması demek. Hatta yeni sisteme göre 3.sınıf..Ve fakat küçük meleğimiz çok daha küçük gibi geldi bana..Bu noktadan hareketle pek çok zamanlama hataları var dizimizde.

Mesela en basiti Hasefe Nine..Bu kadın kaç yaşında Allah aşkına, yıllar geçti, çocuklar büyüdü, torunlar bile çoluk çocuk sahibi oldu, Hasefe nine hep aynı, ne yaşlanıyor ne hastalanıyor maşallah. Bir de Süleyman elbette. Yaşlanmayan gruba dâhil olan kardeşimiz Süleyman’ın baktım da hala 7/24 mesaisi devam ediyor. Kâh çocuklarla kızıldericilik oynuyor, kâh Cemile ile Soner’in arasını yapmaya çalışıyor..Her yere yetişiyor maşallah. Ya Hakan'ın babasına ne demeli. Hakan hapiste sanki 8 değil, 18 yıl geçirmiş gibi perişan olmuş, yaşlanmış. Saçlara ak düşmüş demeyeceğim, ciddi ciddi beyazlamış, sakallanmış..Ama babası Ekrem bey için zaman durmuş sanki. Hoş her ne kadar saçlarını bıyıklarını boyatsa da bizim Ekrem Bey, Hakan yaşlandıkça, babası gençleşmiş..Aynı boy, pos, bıyık, saç duruyor, Hakan, kendi babasının yanında, babasının dedesi gibi kaldı. Ama şu bir gerçek ki, Hakan eskiye nazaran çok daha hoş ve karizmatik, olgun bir erkek olmuş. Zaman hızla geçerken Ekrem beyin kapısının önünden geçmeyi unutmuş sanırım, büyük ihtimalle zaman bile Caroline kızımızın şerrinden korkmuştur. Malum Caroline, Hakan'ın yeni ciciannesi olmuş. 

Bu kadar yıl sonra, Mete hala bir baltaya sap olamamış canlarım, benim gördüğüm bu. Mete ola ola , bildiğiniz kasetçi olmuş çıkmış. O beğenmediğimiz Necati ise ünlü olmuş çıkmış iyi mi..Ve fakat bir sorun var. Necati sanki o dönemlerin modasına ayak uydurup hafif arabeskçi mi olmuş nedir.. Ayrıca Mete ile Osman arasındaki yaş farkı neredeyse kapanmış. Oysa nerden baksak aralarında en az 11 yaş olması lazım. Mete yaşlanmamış, bıyıklanmış sadece ama o bıyık seni kurtarmaz Mete kardeşim benden söylemesi.Hala gencecik duruyorsun hatta Osman’dan bile genç duruyorsun..Zaten abin ile aynı dizide oynuyorsunuz. Ses tonlarınız bire bir aynı. Bir de bıyık koymuşsun tıpatıp abinle ikiz gibi olmuşsunuz. Hiç olmazsa abin kafasını falan kazıtsaydı da bir fark olsaydı aranızda.

Yıllar geçmiş geçmesine de, malum sağ-sol kavgaları her zaman olduğu gibi devam etmekte. Ama bu defa sanırım üniversitelerden, liselere kadar inmiş kavganın yaş ortalaması..Ve bu sefer Ahmet’in yerini Osman almış, Berrin’in yerini de Ayça. Büyük ihtimal Osman ile Ayça arasında bir aşk hikâyesi seyredeceğiz bu sezon ama Berrin-Ahmet ya da Soner-Aylin aşkı gibi bir aşk olur mu onu seyretmeden bilemeyiz elbette.

Ahmet ile Berrin geçen sezon nihayet vuslata erip evlenmişlerdi. Aradan yıllar geçmiş ve Berrin kuşkusuz şahane bir kadın olmuş. O nasıl güzellik Yıldız Hanım öyle..Ben bakmalara doyamadım ne yalan söyleyeyim. Berrin’in kızı Zehra cuk oturmuş. Tıpkı annesinin kopyası. Kim bulup seçtiyse bravo diyorum. Ve fakat küçük bir sorun var..O büyük aşkla evlenen Ahmet ile Berrin evliliğinde genel olarak bir sükûnet ve mutsuz, gergin bir hava var gibi geldi bana. Üstüne kızları Zehra’nın babalık muhabbeti de eklenirse, bu sezon da Ahmet ile Berrin’i hayli sıkıntılı günler bekliyor gibi görünüyor. Üstelik daha dizinin başında pek çok ölüm tehdidi aldığını duyduğumuz Ahmet, faili meçhul bir suikasta kurban gidecek büyük ihtimal..

Peki ya Cemile..Cemile yıllar geçince yaşlanmış sözde ama sanırım küçük bir sorun burada da var..Kardeşim yaşlanınca insanın yüzünde çizgiler oluşur, göz kapakları düşer, saçları dökülür, aklaşır. Cemile’nin tek yaşlanma belirtisi renksiz solgun yüzü. Yani azıcık makyaj yapıverse, yıllar öncesinin gencecik Cemile’si oluverecekmiş gibi. Ben açıkçası Cemile’nin kanı çekilmiş halini de hiç beğenmedim..

Dizimizin yeni oyuncularından Mine Tugay için de iki cümle etmek isterim..Mine Tugay, öncelikle şahsı çok beğendiğim kaliteli ve hanımefendi oyunculardan. Çok sade bir güzelliği var.. Oyunculuğuna ise hiç lafım yok..Genç yeteneklerimiz arasında favorilerim arasındadır kendisi.. Ama yok ben bu yeni rolüne oturtamadım kendisini. Gerçi bu düşüncemin oluşmasında, geçen sezon Behzat Ç.’de canlandırdığı psikopat Komiser Suna rolünü kusursuz bir şekilde canlandırmasının da etkisi var..Dediğim gibi oyuncuğu mükemmel ama ben iyi kalpli bale öğretmeni rolüne ilk bölümden ısınamadım. Umarım ilerleyen bölümlerde değişir bu fikrim zira ben Mine Tugay’ı seyretmekten çok keyif alıyorum.

Gelelim Dizinin Kare As’ına…Soner-Süleyman-Aylin-Deniz Yıldız..Öncelikle Deniz Yıldızı’nı çok seven Aylin ve ilişkilerinde Deniz Yıldızı’nın çok özel bir yeri olduğunu gördüğümüz ikilimizin, kızlarının isminin Deniz Yıldız olması çok isabetli ve hoş olmuş. Aylin ile Soner’in minik kızları rolündeki ufaklık son zamanlarda seyrettiğim en şeker ve güzel kız..Bayıldım ben o boncuk gözlere, saçlara, gülüşe..Üstelik bu kızımız da aynen Zehra seçiminde olduğu gibi çok iyi bir seçim olmuş. Annesini çok andırıyor çünkü. Soner’in kızına saçma sapan bir sebeple küsmesine bir anlam verememekle birlikte, derinlerde ona Aylin’i ve onun yokluğunu anımsatması sebebiyle hak ta vermedim değil. Süleyman kardeşimin elbette her zamanki sakinliğiyle, eline aldığı akrep ile Soner’e yaptığı şahane oyun, Soner’i bu şekilde dönmeye razı etmesi de dizinin en iyi sahnelerinden biriydi. Ve elbette Soner ile kızının karşılaşması, son dönemlerde seyrettiğim en duygusal sahnelerden biri olarak, gözlerimdeki yerini aldı..Bu sezon sanırım Mete Horozoğlu’nun kusursuz oyunculuğu ile Soner ve kızının arasındaki buzların nasıl eridiğini, geçmişle yüzleşmesini, hayata dönmesini keyifle seyredeceğiz..

Sezonun ilk bölümünden benim gözüme takılanlar bunlar canlarım. Şimdilik bu kadar yetsin diyelim zira görünen o ki,  Öyle Bir Geçer Zaman ki bu sezon çok konuşulacak..

Siyah İnci’den sevgiyle..

www.twitter.com/blackpearl42

1 Eylül 2012 Cumartesi

Sudan Bıkmış Balıklar'a Balıklama dalalım biraz..




Sudan Bıkmış Balıklar, kısa sürede büyük bir çoğunluğumuzun sevgisini kazanan yeni gençlik dizimiz biliyorsunuz. Aslına bakarsak, tam gençlik dizisi de sayılmaz, hafif çaplı bir aile dramı da var. Zaman zaman bayılarak izlesem de, elbette ki gözüme takılan iyiler ve kötüler var. Haydi, madem neler takılmış gözümüze hep beraber şöyle bir bakalım..

Başlarda bana sevimli gelen bir heyecanlı hali vardı Zeynep kızımızın. Ama sanki dizi ilerledikçe bu tavırlar biraz abartılı olmaya başladı. Hani Hülya Koçyiğit’in eski filmlerde şöyle dudaklarını titrete titrete ağlayışı var ya..Zeynep’te de aynı tavır var ama epey bir abartılı. Ağlamayı bırak neredeyse konuşurken bile dudakları titremeye başlıyor. Her an ağlayacakmış gibi bakan gözleri, sürekli olarak üzgün yüz hali, tavırları, aşırı heyecanlı halleri gözüme batıyor ne yalan söyleyeyim. Birde bazen sesini çok incelterek konuşuyor. Hayır, birde ne cesur kızsın sen Zeynep. Annen iki dakika önce Selim ile görüşmemen için seni şiddetli bir şekilde uyarıyor, sen birkaç dakika sonra geçmiş odanda Selim ile telefonda konuşuyorsun. Üstelik odanın kapısını da açmışsın han kapısı gibi..Yahu kapatsana kapıyı be kızım, sesini alçaltıp konuşsana. Seyrederken ben bile huzursuz oldum, nitekim annesi geldi kolayca yakaladı. Zeynep kızımızın daha dikkatli olmasını yürekten diliyoruz elbette. Bunun yanı sıra Allah için Zeyneb'in saçlarına ve güzelliğine hayranım. Bayılıyorum saç rengine, bakışlarına, yüzünün çok sade bir güzelliği var Ezgi Eyüboğlu’nun ve Zeynep rolüne çok isabetli bir seçim olmuş diye düşünüyorum. Birde sesini, elini kolunu, mimiklerini sakinleştirse çok daha iyi olacak gibi geliyor bana..

Gülten Hanım ile Hüseyin amcam ise kızlarını koruyalım derken iyice tehlikeye attılar farkında olmadan. Gülten ablamızın son iki bölümdür neredeyse Yaprak Dökümü Hayriye teyzemize bağlandığını fark ettiniz mi? Kadın sürekli İstanbul’a gelmekle alakalı şikâyetçi..Aman ailemiz dağıldı, dağılacak mahvolacağız psikolojisine girdi bile..Vallahi biz o ağlamaklı, şikâyetçi tavırları beş sene kadar seyrettik, aman diyeyim Gülten ablamız sen biraz güçlü ol gözünü seveyim. Birde Gülten ablam ile Hüseyin amcam kızlarına çok düşkünler ya, Hele Hüseyin amcam elinden gelse kızlarını koyacak bir kafese, herkesten uzak tutacak. İyi hoş ta, kızlarının kıyafetleri ne oluyor. Madem bu kadar muhafazakâr ve koruyucusun be adam, sen o kızları şortlarla, minilerle, askılılarla nasıl sokağa salıyorsun. Maşallah kızlarımız sere serpe geziyorlar, hayır dekolteye karşı olduğumdan değil, ben sadece ailenin yaptığı baskı ile kızların bu rahatlığının bir çelişki oluşturduğunu düşünüyorum hepsi o. Üstelik Selim’e yapmadıkları kalmadı, kızlarını erkek sinekten bile sakınıyorlar, ama Gülten Hanım Kerem ile Zeyneb'in arasını yapmak için çırpınıyor..Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu diyor insan ister istemez. Zeynebe de çok sinirlendim bu bölüm..Giyinmişsin süslenmişsin, çıkmışsın Kerem’in karşısına, sonrada ben gitmek istemiyorum. Kardeşim kafana silah mı dayadılar, gitmek istemiyorsan gitme işte..İstemem ama yan cebime koy biraz oldu Zeyneb’inki kusura bakmayın da..

Şimdi Kerem kardeşime de iki çift lafım var. Çocuğun içine aniden şeytan kaçtı yahu..Ben zaten başından beri bu Kerem iyi mi kötümü bir türlü anlayamadım. Tipine bakarsanız, kötülüğe çok yatkın, her an insanı sırtından vuracak bir tipi var zaten. Ama Selim ve Zeynep için iyilikler yapınca ben bile şaşkın şaşkın bakıp aferin demiştim içimden. Ve fakat bir kez daha yanılmadık hislerimizde..Kerem, büyük ihtimalle babasından miras kalan ve içine gömmeye çalıştığı kötülüğü ortaya çıkarıverdi son iki bölümdür. İnceden inceye kuyusunu kazmaya başladı Selim’in. Ve hatta bölümün sonunda entrikaları öyle bir noktaya geldi ki, Selim, Zeynep ile Kerem’i çok ters bir şekilde gördü..Ve bir kez daha Kerem’in yediği yumruk için oh dedim ben içimden..Bu gidişle Kerem, sen baban Muharrem’i geçeceksin kötülükte haberin olsun..

Birde bu Selim kardeşim bildiğimiz kadarıyla çok zengin değil mi..O turuncu minibüs te neyin nesi Allah aşkına. Üstelik her an içinden Öyle Bir Geçer Zamanki’den Mete iniverecekmiş gibi..Korkarım aynı minibüs o..Sadece üzerindeki çiçeği böceği silmişler..Kusura bakma Selim ama hiç yakışmıyorsun sen o minibüsün içine…Zengin adamsın, al en alasından şık bir araba kendine, tamam anladık mütevazısin de, boyunda uzun kardeşim, iki büklüm zorla kullanıyorsun, vallahi sana kıyamıyoruz başka bir niyetimiz yok onun dışında..Ama şunu da eklemeden geçemeyeceğim..Bir Burak Sağyaşar gerçeği var kardeşim. Öyle güzel bakıyor, öyle samimi ve içten oynuyor ki, ben çok çok beğeniyorum kendisini..Boyuna posuna , hoşluğuna, yakışıklı oluşuna zaten lafımız yok ama ne kadar güzel bakıyor gözleri, nasıl güzel oynuyor rolünü..Ve o ses tonu..Şahane bir ses tonu var adamın..Sesini çok iyi kullanıyor üstelik ve tabii ki Kocaman bir alkışı da hak ediyor..

Gelelim Selim’in arkadaşlarına.. Şimdi öncelikle bu Gökçe ile Tommiks ne iş yapar, iş yapmazlarsa nerde okuyor bu gençlerimiz. Ayrıca Bu Gökçe kızımızın bir annesi babası ailesi yok mu ya..Kız sürekli sokaklarda..Haydi diyelim ki buraya okumaya geldi, kaldığı bir evde mi yok bu kızın. Minibüslerde, sokaklarda ömrü bitiyor bu kızın vallahi üzülüyorum. Üstelik benim tahminime göre Gökçe Selim’e âşık, Tommiks Gökçe’ye yanık, yeni tipimiz Tolga’da Gökçe’nin eski aşkı olup şimdi yeniden peşine düştü. Maşallah kızımızın aşk trafiği pek bir hızlı..Çok sevimli, sempatik bir kız Gökçeyi seviyorum..O çenesindeki piercinge ve saçının perçeminin neredeyse her gün değişen rengine sürekli gözüm takılsa da seviyorum yani..Ama aynı duyguyu Tolga için hissetmiyorum..O nasıl itici bir tip öyle..Üstelik her iki kızı da göz göre göre, birbirlerinin gözünün önünde idare ediyor..Gökçe yetmez gibi birde Esra ile oyunlar oynuyor..Bu arada Esra saçının rengini değiştirmiş sanırım. Siyaha boyatmış..Ama bazı sahnelerde kahve bazı sahnelerde siyah gibi geldi bana..Ayrıca o siyah saç hiç olmamış onu da belirteyim..

Bu haftanın beni en çok etkileyen yeri ise Selim ile Zeyneb’in gökyüzüne bakarak okudukları Atilla İlhan şiir oldu. Zira Kaş gibi şahane bir doğanın ortasında başlayan ve hepimizi büyüleyen o sevimli,masum aşk hikâyesi, İstanbul’a gelince sanki biraz entrikaların ve kirli oyunların ortasında hızını yitirmiş gibiydi. Dolayısıyla böyle romantik bir sahneye ihtiyacımız vardı doğrusu..Her ne kadar bu romantizmin arkasından Kerem ve Merve’nin oyunları sonucu Selim, Zeynep hakkında çok yanlış bir fikre kapıldıysa da, “aşk yine kazanacak” diyelim ve bu haftalık bu kadar laf yeter diyelim..

Siyah İnci’den sevgiyle…

www.twitter.com/blackpearl42

20 Ağustos 2012 Pazartesi

Sultan Deyince...

Sultan deyince..

Sultan deyince aklıma ilk olarak gelen, büyük bir hayal kırıklığı…Ah ben neler hayal etmiştim Sultan’ın fragmanlarını ilk seyrettiğim zaman..Yok yok demiştim, bu dizi tutmaz, çok sevimsiz bir diziye benziyor, Nurgül Yeşilçay zaten hiç becerememiş şiveyi, Şahin Irmak desen gözüme Hıyarlı Baba’dan başka bir görüntü gelmiyor..Öbür oyuncular tamam hepsi birbirinden kıymetli ama çok uzun ömürlü olmaz bu dizi..

Genellikle pek yanılmam hislerimde. Bir dizi beni sarmamışsa sarmamıştır, zira kısa zamanda kimseyi sarmadığı anlaşılır ve yayından kalkar. İlk bölümünü seyredişte, yok bu diziden iş çıkmaz dediğim hiçbir dizide yanılmadım. Ama hep böyle gidecek değil ya. Buyurun işte Sultan dizisi beni yanılttı. Hem de öyle böyle değil yani. İlk bölümünden itibaren müptelası olduğum Sultan için söylenecek elbette çok şey var..Güzellikler kadar eleştirilerim de var..Ama ne yalan söyleyeyim, asıl gerçek hiç beklemediğim kadar bu diziyi sevdiğimdir..

Evet, öncelikle Nurgül Yeşilcay’a ve hala tam oturamamış şivesine kulağım alıştı. Günden güne daha mı güzel oluyor ne..Güzellik demişken, bu Nurgül Yeşilcay hadi yaşlanmıyor onu anladım da, giderek nasıl güzelleşiyor ona aklım ermedi. Bildiğim kadarıyla estetikli değil. Zaten ihtiyacı da yoktu o ayrı konu da, kadına bakmalara doyamıyorum ben. Evet, ilk bölümlere nazaran, rolünün içine biraz daha girdi benim görüşüm. Şivesi biraz daha oturaklı geliyor kulağıma. Bazı yapmacık hareketlerini yakalıyorum zaman zaman ama onca güzellik içinde yok olup gidiyor. Aklımda bile kalmıyor. Ayrıca gelelim Sultan kardeşimin gözüme takılan bir noktasına..Elbiseleri..Evet, bildiğimiz elbise işte. Fatmagül kızımızın başlattığı bu elbise modası hızlanarak devam ediyor. Birkaç dizimizde daha var sürekli elbise giyen kızlarımız. Sultan’ın tarzı ise düz renk elbise. Dikkat ettiniz mi bilmem, her bölümde en az 5 elbise giyiyor, her biri düz renk ve genellikle aynı model. Aslına bakarsanız gözüme takılıyor derken bunu olumsuz anlamda söylemedim. Kim düşünmüş ise bu tarzı, aklına bravo. Sade, hoş ve şık..Nurgül Yeşilcay’ın bu elbiseleri layıkıyla taşıdığını da görünce, insanın gerçekten aklı takılıp kalıyor bu şıklık ve güzelliğe.

Şahin Irmak ise çoktan unutturdu Hıyarlı Babayı. Ben bu kadar ciddi bir rolün altından kalkabileceğini hiç tahmin etmemiştim ama gerçekten yanıldım. Şahin Irmak Şeyhmuz rolünde harikalar yaratıyor, kâh romantik, kâh pişman, kâh öfkeli, kâh âşık..Hepsi de ciddi rol ayrıntıları ve ben hepsini de keyifle seyrediyorum. Bu sebeple de kendisine kocaman bir alkış istiyorum.

Ya o Bilal’e ne demeli. Bir insan nasıl bu kadar serseri ve aynı zamanda nasıl bu kadar duygusal bir romantik olabilir. Düşününce ne tuhaf geliyor değil mi..Ama Bilal’i seyredince buna inanıyor insan. Adamın yapmadığı kalmadı, her türlü pisliğin içine girip çıkıyor, kendi girmekle kalmıyor, ailesini de çekiyor o pisliğin içine. Ve fakat aynı zamanda, intiharın eşiğinden kurtarıyor Hatice’yi, sonra ona âşık oluyor, bakıyorsunuz o lanet adam bir anda ağlayan, vicdan azabı çeken, kendini sorgulayan bir duygusallık içine girivermiş. Hem kızıyorsunuz Bilal’e hem üzülüyorsunuz, öyle arada kalıp seyrediyorsunuz ağzınız açık..

Faruk..Nam-ı diğer Fransuva için de iki kelam edeyim. Ben açıkçası bu çocuğa bir türlü ısınamadım. Bir de hala yaşadığı yeri kabullenemeyip, ağzında sürekli bir Fransa’ya dönme muhabbeti sıkıyor beni. Yahu çocuk, senin ne evin kalmış ki Fransa’da dönmek istiyorsun. Bulmuşsun kalabalık zengin aileyi, baban yanında, üstelik pek dönmeye de niyeti yok. Sende durumu kabullenip ortama uyum sağlamaya çalışsan daha bir sevimli olacaksın buna inan..

Peki ya Dicle..Ben açıkçası böyle iyi elti hiç görmedim, duymadım. Hani bir söz vardır, iki eltinin bohçaları bile hamamda kavga edermiş ya. Genellikle eltilerin birbirini çekemediği söylenir ama Dicle gibi bir elti vallahi hem dostuma hem düşmanıma nasip olsun. Nasıl iyi niyetli, nasıl yardımcı ve düzeltici, nasıl destek oluyor Sultan’a bayılıyorum. Üstelik bir o kadar güzel, zeki, sevimli ve komik..Dicle’yi seyretmeye de bayılıyorum açıkçası. Hele hele bir türlü sahip olamadığı evlat hasreti ile yaptıkları komiklikler, kocası ile ilişkileri, sözünü sakınmadan lafı gediğine koymasına ne demeli. Bir şey dememeli aslında, onunda yüreğine sağlık diyerek keyfini çıkara çıkara seyretmeli..

Benim sevimli bulmadığım diğer bir tip Pınar. Tamam, çok güzel kız, dürüst ve delikanlı kız. Ama o ani parlayışları, bağırıp çıkışmaları bana çok hoş gelmiyor. Hele hele Sultan’ın her işi konuşarak ve güzellikle çözmeye çalışması ve bunu başarması, Pınar’ın bu çıkışlarını iyice gözüme gözüme sokuyor ne yalan söyleyeyim. Pınarı desteklediğim tek konu var. O da Sultan’ın kardeşi Yılmaz ile aralarında filizlenen aşk. Zira o Yılmaz’ın yapışkan türkücü kız arkadaşı cidden çok itici geliyor bana..Pınar’ı Yılmaz’a daha layık görüyorum ben..

Bu dizide benim en büyük favorim kuşkusuz Kerim…Size anlatamam onu seyrederken aldığım keyfi. Onun her sahnesini birkaç kez seyrediyorum. O kömür karası gözler, yeni yeni terlemeye başlayan bıyıklar, kıvırcık saçlar..Nasıl bir Sevimli tiptir Kerim. Sadece sevimli değil üstelik çok ta yetenekli. Araştırdım biraz ama hakkında fazla bilgi bulamadım. Nereli bu çocuk, kimdir necidir bilmiyorum adından başka. Amma velâkin, şivesi ve konuşmadaki ustalığına bakılırsa doğulu olduğunu sanıyorum. Nereli olduğu önemli değil, Kerim karakterini oynayan Hüseyin Karaca çok ama çok başarılı.  Kerim bir bakıyorsunuz bizi güldürüyor, bir bakıyorsunuz damla damla ağlatıyor. Nasıl güzel yapıyor, nasıl doğal oynuyor hayret ediyorum..Seviyorum Kerim’i ben ve ayakta alkışlıyorum Hüseyin kardeşimi..

Bu dizinin tek zararlı yanı var ise, o da o kahvaltı sofralarına imrenip, benim gibi bir de keyif düşkünü iseniz, kendinize çeşit çeşit yiyeceklerle dolu sofralar hazırlayıp kilo alma ihtimaliniz. Yarabbi nasıl güzel bir han orası, nasıl şahane bir ortam. Bendenizin en büyük hayalidir kahvaltı salonu açmak, dolayısıyla bayılarak, hayallere dalarak izliyorum o handaki faaliyetleri kendi adıma. Esnafların aralarındaki ilişkilere, o sıcacık ortamlara, kahvaltı masalarına nasıl imrenmez ki insan..

Sultan için daha pek çok şey söylemek, yazmak istiyor insan. O sıcacık ilişkilere, sımsıkı kenetlenmiş bağlara, aile kavramına, kadınların hayatlarının neden hep zor olduğuna, açıklanmamış, anlatılamamış her sırra, hem gülerek, hem ağlayarak kaptırıyoruz kendimizi çünkü..Diyeceksiniz ki, peki ya anne babalar, onlar için yok mu iki kelime..Var olmaz mı, ama onlar ayrı bir yazı konusu..Şimdilik bu kadar yetsin diyelim. Ve Sultan izlemeye devam edelim..

Siyah İnci’den sevgiyle..

www.twitter.com/blackpearl42

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Sudan Bıkmış Balıklar… Sizi Sudan Çıkmış Balığa döndürecek.

 

Yaz ekranlarında yeni başlayan, daha doğrusu ilk dört bölümü geride bırakan dizilerimizden Sudan Bıkmış Balıklar ilk başta belki de isminden dolayı çok lay lay lom bir dizi izlenimi bıraktı bende. Hiç seyretmek için heveslenmedim bile. Ama birkaç okuyucumun ve arkadaşımın şiddetle tavsiye etmesi üzerine fikrimi değiştirerek, ilk bölüme şöyle göz ucuyla, ucundan kıyısından bakayım dedim. 

O da ne! Dört bölümü nefes bile almadan, gözümü bile kırpmadan seyrediverdim. Pişman değilim aksine çok ta memnunum. Hazır kendim memnun olmuşken, canlarım içinde birkaç kelime yazayım da onlarda bu keyifli dizinin tadına varsınlar diye düşündüm.

Pek çok örneği bulunan yazlık bir gençlik dizisi olarak düşünebilirsiniz en başta. Hatta bana sorarsanız, içeriğin güzelliğini hiç hissettirmeyen ismi yüzünden, belki itici bile gelebilir. Ama biraz sabrederseniz, samimi ve şahane bir aşk hikâyesi seyredeceksiniz. Üstelik sadece aşk hikâyesi seyretmekle kalmayacak, sıcacık bir ailenin yaşamına da ortak olacaksınız. Daha da güzeli, artık unutulmaya başlayan bir takım değerlerimizi de zaman zaman gözleriniz dolarak seyredeceksiniz.

Evet, öncelikle bir aşk hikâyesi. Kahramanlarımız Selim ile Zeynep. Hikâyenin bazı kısımları şiddetle Adını Feriha Koydum’u hatırlatıyor. İşte zengin oğlan, gariban kız, zengin oğlana âşık başka bir zengin kız, zengin oğlanın arkadaşları vs.Ama öbür taraftan senaryo çok güçlü ve keyifli, oyuncular cuk oturmuş, oyunculukları ise ağzınız açık seyredeceksiniz buna inanın.
Kahramanlarımızdan biri Ezgi Eyüboğlu. Hikâyemizin esas kızı Zeynep yani. Muhteşem Yüzyıl’ın Aybige hatunu olarak tanıştık ilk olarak Ezgi Eyüboğlu ile. Ne yalan söyleyeyim, çok sinirime dokunuyordu orada. Kim bilir, Malkoçoğlu ile aşk yaşadığı için pek çok kızımız da sinir olmuştur kendisine. Meğer ne sevimli, ne şeker kızmış öyle. Ne güzel kızmış, ne güzel sesi varmış, nasıl samimi ve doğal oynuyormuş ta bilememişiz. Bana sorarsanız, Zeynep karakteri Ezgi Eyüboğlu’nun hayatının rolü gerçekten. Tam anlamıyla döktürüyor Heyecanlı, sevimli, saf kasaba kızı rolünde Ezgi kızımız. 

Esas oğlumuz ise Selim karakterini oynayan Burak Sağyaşar. Daha önce onu da birkaç dizide seyrettik, hatta uzun soluklu dizilerimizde oynadı Burak kardeşim ancak bu dizide kendini buldu desem yeridir. Üstelik ne bulma öyle. Seyrederken bayıldım bayıldım inanın. Nasıl güzel bakıyor, nasıl güzel bir ses tonu var öyle ve nasıl da yakışıklı. Hayat verdiği Selim karakterine ise diyecek söz yok. Selim karakterini yazan senaristin öncelikle yüreğinden öpüyorum. Fatmagül’ün Kerim’inden sonraki en şahane âşık erkek karakteri karşımızda. Deli dolu, aşkının peşinde koşan, sevgiye, dostluğa değer veren ve sevmeyi bilen, güzel bakan, güzel konuşan ve güzel seven bir adam. Bütün bunları ekrandan bize yansıtan ise Burak Sağyaşar... Yüreğine, emeğine sağlık senin Burak.

Hep söylerim, Rüya gibi aşklar rüyalarda kaldı artık diye. İnsan artık böylesine güzel aşkların yaşanmadığını bilse bile, seyretmek bile çok keyif veriyor insana. İki genç arasında kavga gürültü, yanlış anlama ve bir sürü hata eksik olmuyor, ama aynı zamanda romantik ve sevgi dolu anlar, güzel tesadüfler ve elbette iki oyuncunun muhteşem oyunculukları sayesinde gerçekçi bir aşk hikâyesi seyrediyoruz.

Öbür taraftan, çoktan unutulmuş aile bağlarımız için de çok güzel dersler var dizide. Bazen kan bağınızın olmadığı birinin size annelik yapabileceğini ve sizi kendi çocuklarından ayırmadan koruyup kollayıp sevebileceğini görüyorsunuz, bazen aileniz için derin yaralar alacağınızı bile bile fedakârlık edebileceğinizi anlıyorsunuz, bazen ne olursa olsun, hayatta kimseniz olmasa bile bir ailenizin olmasının ne kadar güzel bir şey olduğunu düşünüyorsunuz.

 Babanızı düşünüyorsunuz, annenizi düşünüyorsunuz, kardeşlerinizi düşünüyorsunuz, onları daha bir seviyor ve anlamaya başlıyorsunuz. Aile demek, sevgi demek, emek demek, yürekten bağlı olmak demek biliyorsunuz. Zeynep ile babasının arasındaki ilişkiye kâh korkarak, kâh gıpta ederek bakıyorsunuz. Aile demek, iyi günde kötü günde hep birbirinin yanında ve birbirine kenetlenmiş bir kurum demek bunu bir kez daha öğreniyorsunuz. 

Dizimizin yan karakterleri de eğlenceli ve komik, hem gülüyorsunuz, hem duygulanıyorsunuz, hikâye zaten çok güzel. Hele Zeynep kızımızın yakın dostlarından birinin gerçekten Down Sendromlu bir gencimiz tarafından canlandırılması, o şahane ve özel insanın rolünü oynamaktaki başarısı, inanılmaz güzel gülüşü,  sizi zaman zaman duygulandırıp gözlerinizin dolmasına yol açarken, böyle bir konuya hassasiyetle ve saygıyla yaklaşılmış olması, bu özel insanların da toplumda yer alabileceklerinin gösterilmesi açısından da dizimiz kocaman bir alkışı hak ediyor elbette. 

Zeynep kızımızın babası Payidar Tüfekçioğlu’nun da bir zamanların fenomen dizisi Deli yürek’te Yusuf Miroğlu’nu seslendiren kişi olduğunu da belirtmek isterim. Bu sebeple seyrettiğiniz zaman, “yahu bu ses, bu ses… Ben bu sesi bir yerden hatırlıyorum” diye düşünüp durmayın. 

Kısaca, Sudan Bıkmış Balıkların ismine aldanmayın. Ben seyrettim ve cidden Sudan Çıkmış Balığa döndüm çünkü. Naçizane tavsiyem olarak seyretmenizi isterim canlarım. Şimdilik bu kadar diyelim. Ha bu arada dizimiz her Salı akşamı Star ekranlarında.

Siyah İnci’den sevgiyle.

www.twitter.com/blackpearl42

2 Ağustos 2012 Perşembe

Evlerden biri...Dizi yeni ama konu sanki bildik gibi...

Evet, canlarım, bu sefer tembellik etmeyip, sıcağı sıcağına yeni dizimiz Evlerden Biri’ni hemen yazayım dedim. Zira nasıl olsa yazarım dediğim o kadar çok yeni dizi bekliyor ki sırada. Hiç olmazsa bunu aradan çıkarayım dedim.

Dün akşam ilk bölümünü seyrettik malum yeni dizimizin. Aslında ilk bölümden pek bir şey belli olmaz biliyorum ama şöyle ucundan kıyısından ufak tefek gözüme takılanlar olmadı değil doğrusu.

Öncelikle genel hikâyenin havası bana biraz Kuzey&Güney&Cemre üçgenini anımsattı. Ama bir farklı. Bu hikâye çok daha sıradan. Şimdi Orhan Kemal ustamıza saygısızlık etmek gibi bir amacımız asla yok elbette. Zaten malumunuz romanlardan senaryoya dönüşüp te roman ile hiç alakası olmayan nice dizilerimiz oldu bizim. Bu noktadan hareketle şunu öncelikle söyleyeyim, bana yer yer Kuzey Güney’i anımsatsa bile, şüphesiz senaryo açısından kıyas bile mümkün değil. Herhangi bir mahalle dizisinden şiddetle ayrılan bir özelliği yok. İleriki bölümleri bekleyip daha net analizler yapmamız mümkün olacak diye düşünüyorum.

Dizinin en önemli unsuru, çok sözü edilen meşhur dizimiz Adını Feriha Koydum’un Hande’si Ceyda Ateş’in burada iyi ve masum bir rolde oynuyor olması. Bu durumun bende bile çok şiddetli bir merak oluşturduğunu söylemem gerek. Çünkü Ceyda Ateş’in o iki sene boyunca bizi ekranda inim inim inleten kötülüklerinden, entrikalarından sonra, böyle masum bir mahalle kızı haline nasıl bürüneceğini merak etmemek mümkün değil. 

Benim ilk gözlemlediğim, öncelikle koyu renk saç Ceyda’ya çok yakışmış. Daha doğal ve yaşına uygun olmuş. Malum canlarım, Fatmagül kızımızdan sonra bir elbise furyası aldı başını gidiyor. Her dizimizde türlü tarzlarda ve modellerde elbiseler giyiyor başrollerimiz genellikle. Burada da durum değişmemiş. Bir mahalle kızına uygun, şirin sevimli cicili bicili elbiseler içinde gördük Ceyda kızımızı. Ama işte illaki takılacağım ya ben bir yerlere. Kurcalamasam olmaz malum. Dikkatimi en çok çeken,  Ceyda Ateş’in o saçına başına, masum kılık kıyafetine rağmen, konuşma tarzı, hareketler ve mimikler açısından hala Hande etkisinden kurtulamamış olması oldu. Uzun süre bir karakter oynayınca etkisini atmak hem seyirci hem oyuncu açısından zor olsa gerek. Şimdilik gözümüz alışmadı diyerek çok fazla bu konunun üzerine gitmek istemiyorum ama biraz daha şirin, sevimli, güleç tavırlar olsa daha güzel olacak gibi.

Dizinin şüphesiz ilk bölümden en dikkat çeken diğer karakteri Leman Hanım. Ceyda Ateş’in hayat verdiği Gülsen’in annesi. Aman Allah o nasıl bir kadın öyle. Hızına yetişemedim seyrederken. Kâh kızına yaşlı başlı zengin koca buluyor, kâh mahallenin delikanlısını kızına ayarlamaya çalışıyor, kâh vazgeçip oğlanı kendine ayırıyor. Vallahi bu kadından korkulur benden söylemesi. Mahalleyi alt üst edecek bu kadın. Fettan, şuh, oynak ve elbette entrikacı bir kadın. Ve büyük ihtimalle mahallede oynaşmadık adam bırakmayacak gibi görünüyor. 

Gülsen kızımıza büyük ihtimalle âşık olup birbirine girecek iki kardeşimiz ise Erdal ve İskender. Bir kere önce söyleyeyim, Erdal’ı hiç sevmedim. Yakışıklı ve uçarı bir karakteri canlandıran kardeşimiz, bir o kadarda itici ve sevimsiz geldi bana. Sanki Kıvanç Tatlıtuğ’un çakma gençliği gibi bir tip. Hem çapkın hem saf oğlumuz, bu çocuktan her an her şeyi beklerim diye düşünürken, Leman hanım’ın ağına düşüverdi ansızın. Ben, Leman Hanım kızına Erdal gibi hukukta okuyan, geleceği parlak genci ayarlayacak diye düşünürken, bir baktım kadın Erdal ile balık yemeğe gitmiş bile. 

Öbür taraftan İskender karakteri, Erdal’ın tam tersi, içine kapanık, kendi dünyasında sessiz sakin yaşayan bir saf ve temiz kalpli oğlumuz. Özgür Çevik oynamış İskender’i ve ilk bölüm için ben Özgür’ün performansına hayran kaldım bunu belirteyim. İçine kapanık ve çok konuşmayan bir karakterin, yüz mimikleri ve bakışları çok önemlidir. Özgür bu zorluğun üstesinden gelmiş görünüyor. Özellikle İskender’in heyecanlandığı ve sinirlendiğinde kekelemesini öylesine doğal oynamış ki, ben Özgür için güzel bir alkış isterim doğrusu. 

Gelelim Sadi Bey amcamıza. Yahu hiç mi isim bulamadınız. Tam da İşler Güçlerin Sadi’si gibi sevimli, şeker bir karakterle yeni tanışmışken. Büyük usta Şemsi İnkaya’nın canlandırdığı Sadi amca, İskender ile Erdal’ın babası. Aksi mi aksi, huysuz bir ihtiyar. Üstelik biraz da kötü galiba. Hatta kötüden de öte gözü mahallenin genç kızlarına bile kayacak kadar da ahlakı zayıf bir karakter.

Zaten ben diziyi seyrederken inanın yetişemedim o ilişki karmaşasına. Mahmut adında zengin ve yaşlı başlı şahıs, kızı yaşındaki Gülsen’e talip. Leman hanım bu işe bozulsa da, işin ucunda para olunca kızını adama ayarlamaya kalktı, sonra döndü Erdal’ı kızına ayarlamaya çalıştı, olmadı kendine ayarladı. Gülsen Erdal’a âşık, Erdal Leman’ın cilvelerine tav oldu, İskender Gülsen’e âşık, Sadi beyin gözü Gülsen’i süzüyor. Bu nasıl ilişki yumağıdır böyle anlamadım. Yani illaki yaşlı adam-genç kız ya da genç delikanlı-yaşı geçmiş kadın ilişkisi mi olmalı yahu. Herkesin gözü birbirinin üstünde, kim kiminle ne yapacak doğrusu ben yetişemedim ilk bölümden. Çok ta sevimli gelmedi bana açıkçası. Artık bu tarz ilişkiler yumağını o kadar çok seyrettik ki, insan değişik ve daha temiz ilişkiler, aşklar arıyor. Umarım İskender ve Gülsen ikilisine böyle saf ve temiz bir aşk yaşatarak, diğer kirli ilişkileri temize çekecektir yeni dizimiz.

Evlerden biri fenomen olur mu olmaz mı şimdiden bir şey söylemek zor elbette. Ama oturup kendini ilk bölümden izlettiren ve konuşturan bir dizi olduğu şüphesiz. Oyuncu kadrosu gerçekten çok iyi. Konu herhangi bir mahallede yaşanacak sıradan hikâyeler olsa bile, ben senaristlerin izleyiciyi ters köşe yapmaları konusunda çok deneyimli olduklarını düşünerek, ilk bölüme çok fazla yüklenmek istemiyorum. Bakalım seyredip göreceğiz… Şimdilik bu kadar diyelim.

Siyah İnci’den sevgiyle.

www.twitter.com/blackpearl42

22 Temmuz 2012 Pazar

İşi gücü bırakıp İşler Güçler için konuşalım birazcık..

Son bir aydır İşi gücü bırakıyoruz İşler Güçler zamanı gelince..Aslında yaz döneminde pek TV seyretmiyorum. Malum kış sezonunda o kadar dizi,film takip edip hatta çoğuna yetişemediğimiz yoğun bir dönem geçiyor. Yaz bütün enerjisi ile içimize doğunca da insanın canı pek TV seyretmek istemiyor. Ama ne yalan söyleyeyim bu yaz cidden çok kaliteli yapımlar ekranlara geldi. Öyle ki bendenizin gözü evde kaldığım zamanlar TV’ye ucundan kayıyor..

Ucundan kıyısından yeni başlayan birkaç diziye baktım birer ikişer bölüm..Ama bence yaz ekranlarının en iyi dizisi yazımızın konusu olan İŞLER GÜÇLER… Haydi, hep beraber bakalım, ne varmış ne yokmuş bizim gözümüze takılan…

İşler Güçler’in beni en çok cezbeden kısmı, çok içten ve samimi olması. Sanki dizimizin kahramanları günlük yaşantısını sürdürürken, hayatlarına bir kamera dâhil oluvermiş gibi. Nasıl doğallar, nasıl rahatlar. Her biri ayrı eğlence. Komedi dizilerinde son dönemde Yalan Dünya ile beraber bir artış başladı. Ama bana sorarsanız İşler Güçler bu tempoda gittiği sürece Yalan Dünya’nın tahtını sallayacağa benzer..

Üç kahramanımız var malum. Ahmet Kural, Murat Cemcir ve Sadi Celil Cengiz. Üçü de kendi isimleri ile oynuyor. Bir bakıma sanki kendi hayatlarını oynuyor. O kadar doğal bir senaryo ki, dediğim gibi günümüz gündemi ile birleşince daha bir güzel oluyor. 

Senaryo çok ince bir zekânın eseri besbelli. Esprilere yetişmek mümkün değil. Ben kahkahalarla gülüyorum gerçekten kahramanlarımızın başlarına gelenlere.  
Ve cidden her biri ayrı yetenek. Hareketleri sempatik, mimikler deseniz her biri şahane, karakterleri sorarsanız birbirinden daha enteresan. Üçü de oyunculuk adına çok uğraşan ama bir türlü çıkışı yakalayamayan üç arkadaşın hikâyesi, eminim yaz sezonunda bizleri güldürmeye devam edecek.

Ha üçü arasında hangisi favorin derseniz kesinlikle bir seçimim yok. Üçü de birbirinden iyi zira.. Ahmet Kural mimik ustası. Adamın yüzü şekilden şekle giriyor saniyeler içinde. Komik, eğlenceli ve elbette ki diğerleri gibi şanstan yana yüzü gülmemiş. Çektiği dizilerde ve filmlerde başrol oynamış ama kimsenin tanıdığı yok. Bazen kendini star havalarına sokup atıp tutuyor ama bir bakıyorsunuz ki boşluğa konuşuyor.. Murat deseniz ses ustası. Şahane taklitler yapıyor, ses tonunu harika kullanıyor. Ama paçalarından Robert de Niro akan adamın da başı yuttuğu çay kaşığı ile dertte. Hiç olmadık yerde kaşığın hareket etmesiyle sesi birden tuhaflaşıyor. Sadi işin saf ve temiz yanı. Sevimli, sempatik ve fakat o da çok bahtsız. Aslında üçü de iyi niyetli ama bir türlü istedikleri yere gelemediler. Hatta gelmek ne kelime, yaptıkları program kaç bölümdür yayınlanmadı bile. Her defasında Rambo seyretmek zorunda kalan kahramanlarımız, menajerleri ile yapımcıları arasında kaldılar. Aslında ellerinden geleni yapıyorlar ama aksilikler peşlerini bırakmıyor. Yahu her defasında mı tuhaf insanlar çıkar karşımıza..Nasıl gülüyorum anlatamam. Hele Sadi’nin kardeşi Zehra’ya diyecek söz bulamıyorum. Kızın huyu yalan söyleyememek. Düşünebiliyor musunuz komediyi. Ve gerçekten doğruları söylüyor ama ne söyleme. Ne patavatsız, ne rahat bir kız yarabbi. Hayır, insan dürüst olur da bu kadar da olmaz ki. 

Dizinin müziğine diyecek bir şeyler varsa, onun da karakterlerimiz gibi sevimli ve muhteşem olduğudur. Daha şimdiden dilimize dolandı bile sözler. Hatta gün içerisinde şarkıya kendimiz yeni sözler uyarlamaya bile başladık sosyal medyada.. Dizinin sahne geçişlerinde kullanılan görsel efektler de fazlasıyla şık geldi benim gözüme..

Aynı zamanda elbette ki olmazsa olmazımız aşk da var sevimli dizimizde..Murat kardeşimin eski ama eskimemiş aşkı Aşkın, Sadi’nin set görevlisi hayranı ve Ahmet’in Feride’si..Ahmet sanki diğerlerine göre biraz daha ayran gönüllü gibi duruyor benim gördüğüm. Sadi ise kardeşi Zehra kadar aktif bir aşk hayatına sahip değil..Murat ise türlü türlü oyunlarla Aşkın’ı elde etmeye çalışıyor ve elbette ki her biri diğerinden daha eğlenceli maceralar yaşatıyorlar bizlere.

Uzun lafın kısası.. 

Henüz seyretmeyenler var ise, ne yapın edin eski bölümlerini internetten falan seyredin ve bu cümbüşün keyfini mutlaka çıkarın..İşler Güçler benim şiddetle tavsiyemdir cümle âleme..Eğer stres dolu hayatınızdan sıyrılıp eğlenmek ve gülmek zamanı geldi diyorsanız…İşi gücü bırakın, İşler Güçler’e bakın..

Siyah İnci’den sevgiyle..

www.twitter.com/blackpearl42

5 Temmuz 2012 Perşembe

Adını Feriha Koydum Sezon Finali'ne dair birkaç kelam..

Hiç kuşkusuz son dönemde en çok sözü edilen, en çok üzerinde konuşulan ve gerçekten fanatik bir hayran kitlesine sahip olan ekranların ünlü dizisi Adını Feriha Koydum, sezon finalini yaptı geçen hafta. 

Biz final yapacak diye beklerken, tam mutlu son olacak diye hayaller kurarken, bir de baktık ki, çok daha farklı bir son bekliyormuş meğer bizi. 

Geçen hafta aslında sıcağı sıcağına hem diziyi, hem konuşulanları yazayım demiştim ama hem vakit olmadı, hem aksilikler yine peşimizi bırakmadı. Haydi, o zaman vakit kaybetmeden, bakalım neler olmuş dizimizin sezon finalinde önce bir bakalım canlarım.

Öncelikle Feriha ve Emir’in ayrı geçen koskoca üç yılının, basit ama çok basit bir yanlış anlama yüzünden olduğunu anlayarak sinirlerimiz daha en başında tavana vurdu. Yahu kardeşim iki senedir konuşmadığınız konu kalmadı zaten, insan aramaz mı, hesap sormaz mı, en azından öfkesini haykırmak için bile olsa aramaz mı yahu. Aradan üç sene geçtikten sonra mı sorulur her şeyin hesabı. Al ne oldu işte, üç sene ayrı kaldınız abuk subuk bir yanlış anlama yüzünden. Hadi Feriha’nın inadı inat onu anladık ta, Emir de az gurur yapmamış anlaşılan. Didişmekten birbirlerini dinlemeye vakit bulamayanlara da güzel bir örnek oldu aslında Emir ile Feriha. Yazık Emir Kardeşim üç senedir kendi kendine soruyormuş, niye gitti diye. Keşke bir arayıp sormayı akıl edeymişsin be Emir. İkisinin orda saçma sapan kavgalarını seyrederken cidden bunların aşkından da kavgalarından da bana fenalık geldi artık inanın.

Hadi onların inadı inat, Levent’e ne demeli. Sen kızı al, götür, üç sene boyunca aynı evde yaşa, oralarda herkesten uzaktayken Feriha’yı beraber bir hayata razı etmeye çalışma, dönüp geldikten sonra koşa koşa evlenme teklif et. Hadi Emir ile Feriha’nın aklı yerinde değil, Senin aklın nerelerdeydi be Levent. Sevdiğin kadın, sevdiği adamın yanı başında iken evlenme teklif edilir mi. O teklifin kabul edilmeyeceği gün gibi ortada. Bu kadar zaman çabalamamışsın, şimdi niye çabalıyorsun artık ben anlamadım. Ama ben bunları düşünsem de, final sahnesini seyredince keşke Levent ile evlenseymiş diye düşündüm. Çok daha mantıklı bir son olurdu çünkü. 

Sezon finalinde ben açık konuşayım Çağatay’a bayıldım. Kısa sürede öyle büyük yol aldı ki, helal olsun diyorum. Rol yapışında, bakışlarında, mimiklerinde çok güzel ilerlemeler oldu. Rolünü sesine yansıtabilmeyi başardı ve kendini çok geliştirdi. Sezon finalinde en iyi oynayanlardan biri kendisiydi. Ayrıca o giydiği kareli gömlekte beni benden aldı. Erkeğe en çok yakışan giysilerden biridir kareli gömlek ama Emir’in üzerinde sanki daha bir anlam kazanmış. Ben bayıldım sizi bilmem.

Gelelim Ece Kızımıza… Zaman zaman hep kafamdan geçiririm. Acaba bende bir oyunculuk yeteneği var mıdır diye. Seyrettiğim ve beğendiğim oyunculara bakarım, ben olsam yapabilir miyim gibi düşünürüm. Her defasında da kendi kendime “otur, deneme bile, haddini bil” derim. Ama canlarım inanın şu Ece karakterine hayat veren Yağmur kardeşimin yanında inanın ben bile oyuncuyum daha ne diyeyim. Nasıl kötü nasıl yapmacık nasıl rahatsız edici Yarabbi. Nerden bulmuşlar, kim tavsiye etmiş bilmem. Hayır, Lara kızımıza etmedik laf bırakmadık ama o bile Ece kızımızın yanında çok daha iyi oynuyor. Hele Hazal Kaya ile karşılıklı sahnelerinde inanılmaz bir oyunculuk farkı hissettim ben. Tamam, yaşı daha çok genç diyebilirsiniz, o zaman da ben size Hazar Ergüçlü derim. Hazal Kaya derim kimse kusura bakmasın. Eğer yeni sezon için planlar Yağmur Tanrı sevsin ve Ece karakteri üzerine yapılıyor ise, bu gerçekten uçurumun kenarından atlamaktan başka bir şey değil benim gözümde.

Sezon finalinin beni en çok keyiflendiren sahnesi elbette Yine Mehmet kardeşimin, namus derdine düşüp Levent ile hesaplaşmaya geldiği sahneydi. Yahu Mehmet, sen adam olmazsın artık eminim. Gelmiş Levent’in karşısına geçmiş, yok kardeşi onunla kaçmışta, yok aynı evde yaşamışta, bilmem neymişte. Sen konuş konuş, sonra Seher’i eve al. Her ne kadar Seher’i zor durumda görünce vicdanına yenilip onu eve almış ve ertesi gün otele gönderecek olsa bile, babası olmasa Mehmet çoktan pavyonlara düşen karısını affetmeye hazır gibi geldi bana. Delikanlılık yaptın Mehmet ona sözüm yok, ama Seher bu sen yinede dikkat et. Of Seher’de çok güldüm ya. Hiç bir şey yokmuş gibi sabah sen kalk kahvaltı hazırla, üstüne de Rıza babayı sofraya çağır. Adam senin elinden yemek yer mi artık Seher vallahi âlemsin dedim kendi kendime.

Hazır Levent ve Mehmet’ten söz açmışken, sorarım size… Hangi erkek, aynı evin içinde üç yıl boyunca sevdiği kadının aşkını ümit ederek kibar kibar bekler? Yâda hangi erkek, namusunu iki paralık etmiş bir kadını tekrar affeder. Dizimizin bazı erkek karakterlerine, ufak karakter ayarlamaları yapılsa çok iyi olacak diye düşünüyorum şahsen.

Koray ile Gülsüm de nihayet evliliklerinin sonuna gelmeyi başardılar. Aradan geçen o kadar seneye rağmen yuvalarında ne yazık ki hala bir gram ilerleme yok ama Hatice Halam aynı iştahla sanki ortada bir yuva varmış gibi faaliyetlere devam ediyor. Sezon finalinde en azından Gülsüm ile Koray evliliğinin sonuçlanmasını görmüş olduk. Ben aslında senaristlerden Koray ile Gülsüm’e güzel bir aşk hikâyesi yaşatmalarını isterdim doğrusu. Sürekli sancılı ve uzatılmış hırpalanmış aşklar seyretmekten yorulmuştuk ama olmadı.  En azından bu konu bir çözüme kavuştu da biraz heyecan oldu bize. Zira o kadar dümdüz, sıradan bir bölümdü ki, sezon finali heyecanı yaşamamız mümkün olmadı ne yazık ki.

Sezon finalinde Zehra anneyi de göremedik. Hele o düğün sahnesinde Mehmet’in söylediği "annem yetişemiyor düğüne” sözü cidden artık saçmalığın son noktası idi. Hadi 4 senedir idare ettiniz, kızının başına gelen pek çok olaya rağmen Zehra anne sesini bile duyurmadı ama pes artık. Kızının düğününe düğün günü mü gelir insan yahu. Kimi kandırıyorsunuz? Zaten ben düğünü de anlamadım. Emir ile Feriha barıştılar. Sonra bir baktık on gün geçmiş aradan, Feriha gelinlik giymiş bekliyor odada. Yahu Fatmagül ile Kerim bile düğün alışverişine çıktılar, üst baş aldılar, davetiye bastırdılar, kına bile yaptılar. O on gün içinde ne oldu ne bitti insan bir nebze klip havasında seyirciye sunmaz mı? Doğrusu düğün, çok paldır küldür aceleye getirilmiş izlenimi uyandı bende.

Ve çok şükür Feriha’nın iki yıldır gülmeyen yüzü final sahnesinde güldü. Hem nasıl gülme. Ağzı kulaklarındaydı güzeller güzeli gelinimizin. Ama işte gülmez gülmez de, böyle pat diye birden gülersen, burnundan gelir o gülmeler. Salıncaklarda nikâhları kıyıldıktan sonra ilk danslarında iki el silah sesi ile irkildik elbette. Tam Emir ile Feriha kavuştular, sorunları çözdüler derken birileri ateş etti. Hem de iki kez. Feriha ile Emir birbirlerine baka kaldılar. Sezen Aksu “Dua” şarkısı tam onikiden hedefi vuran bir seçim olmuş, tebrik etmek lazım. Yalnız ben elbette ki takılacak bir şeyler buldum yine de. Öncelikle o silah sesinden sonra kimin vurulduğunu göremedik. Büyük ihtimal ile vurulan Feriha kızımız. Ama sanki o durumda ucu açık bırakılmış gibi geldi. Zira ben gözlerimi dört açıp bakmama rağmen Feriha’nın gelinliğinde bir kan izi göremedim. Vurulduğuna dair bir iz de yok. Kim bilir, Hazal Kaya’nın yeni dizisi tutmazsa Feriha üçüncü sezonda ölümlerden dönüp geri gelebilir. Olmamış bir şey değil biliyorsunuz. Kavak Yelleri’nin efesi de ölüp de dirilmemiş miydi canlarım. Dolayısıyla kimin vurulduğunu göstermemeleri temkinli bir davranış gibi geldi bana.

Ayrıca lütfen söyleyin, iki el silah patlasa, millet öyle put gibi yerinde mi durur yahu. Millet dondu kaldı, ne yardıma koşan var, ne bir hareketlenme. Hayır, neden korkuyorum biliyor musunuz? Şimdi tutup bütün bunlar Feriha’nın yaşadığı bir rüya olarak sunulmasın bize. Olur, mu olur.

Diyeceğim o ki canlarım, sezon boyunca bizi sinir eden sevgili dizimiz sezon finalinde de bizi sinir etmeyi başardı. Gelelim yeni sezona…

Kimileri reyting patlaması olacağını söylese de şunu belirtmekte fayda var. Bir düşünelim. Adını Feriha Koydum’un ilk baştaki hikâyesi neydi, ne oldu. Senaryonun allak bullak edilmesi ve dağılması, bu dağınıklığın toplanamayıp izleyicinin beklentilerinin tam tersine hareket edilmesi zaten bu sezonda kimseyi memnun etmedi. Temel oyuncuların ayrılması ve geriye kalan hikâyenin, hikâyeyi bırakın yeni giren oyuncuların beceriksiz ve keyif vermeyen oyunculukları sebebiyle, eğer bu şekilde devam ederse, ben yeni sezonda reyting patlaması falan beklemeyin derim. Belki ilk birkaç bölüm sadece meraktan yüksek oranda seyredilse de, oyunculuklar ve senaryonun yeni sezon için işi gerçekten zor görünüyor. Ben bu konunun Hazal Kaya ile ilgili olduğunu da düşünmüyorum. Evet, elbette diziye adını veren karakterin ayrılması büyük bir sıkıntı doğuracaktır ancak ben genel olarak senaryonun hataları, dağınıklığı, sonuca ulaşmayan konular, ters köşe yapalım derken bütün olayları daha da karıştırıp bir çözüm bulamamaları üzerinde duruyorum. 

Yine de öncelikle yeni sezonu seyretmeden herhangi bir yorumun erken olacağını düşünüyorum. Çok iyi de olabilir, yeni oyuncular, yeni karakterler ve yeni olaylar, seyirciye şık bir şekilde sunularak, bir kapıcı kızı hikâyesinden yola çıkan hikâyenin farklı bir dünyaya yol almasının izleyici üzerindeki olumsuz etkisi azaltılabilir diye düşünüyorum. Dizinin yan karakterleri ve hikâyeleri çok daha cazip ve heyecanlı hale getirilebilir. Zira pek çok kaliteli oyuncu uzun zamandır diziye emek veriyor. Ancak ikinci ihtimal olarak, özellikle medyada yapılan yorumları göze alarak, Hazal Kaya’nın diziden ayrılışının diziyi de şiddetli bir şekilde etkileyeceğini görebiliriz. Görünen o ki, yeni sezona kadar biz daha AFK hakkında çok konuşacağız…

Şimdilik bu kadar yetsin canlarım… Sevgiyle kalın.

Siyah İnci’den sevgiyle.

www.twitter.com/blackpearl42