9 Eylül 2012 Pazar

Suskunlar,yeni sezonda da bizi sus pus etti..



Başarılı ve yakışıklı bir avukat… Saf mahalle delikanlısı… Saf olmayan mahalle delikanlısı… Kendi halinde bir şoför… Sade güzelliğiyle, sade bir hayat süren, fotoğrafçı bir kız… Psikopat bir tecavüzcü… Yamyam bir polis… Dayakçı ve işkenceci bir hapishane müdürü… Ve eski kulağı kesiklerden korkusuz, güçlü bir kabadayı…

Ecevit..Bilal..İbo..Zeki..Ahu..

Karşılarında..

İrfan..Gazanfer(Gurur)..Özcan..Sait..

Hepsi bir araya gelirse ne olur…Alın size Suskunlar…Hepsi bu kadar değildi elbette. Her birinin ayrı hikâyesi, bir araya gelişleri, yıllar öncesinde içlerine attıkları acıları, çektikleri işkenceler, uğradıkları tecavüzler ve elbette almak istedikleri bir intikam vardı. Hem de bir kere tutuşturulduktan sonra şiddeti giderek artan bir intikam ateşi idi onların ki..Ve küçük bir tesadüfle başlayan bu intikam hikâyesi, akıl almaz olaylar,oyunlar sonucunda, kendilerine pek çok kötülük yapan o insanlardan intikam alarak sezonu kapatmıştı…

Peki, her şey bitmiş miydi…Onlara göre evet..Ama karşı taraf için durum çok farklıydı..Bu defa tam tersi idi durum. Bu defa kötülük peşlerine düşmüştü onlar hiç farkında olmasalar da..

Suskunlar yeni sezonu yine ses getiren bir ilk bölüm ile açtı Perşembe akşamı. Dizinin hayranlarından biri olarak bende ekran karşısında yerimi heyecanla aldım. Yeni sezonun ilk bölümü de, heyecanla bekleyen seyircisine, beklediklerinin de fazlasını verdi ilk bölümle..

Keyifli ve cıvıl cıvıl bir düğün sahnesi ile açılan Suskunlar, benim nazarımda, hiçbir şeye şaşırmamayı öğretmesi açısından benzersiz bir dizidir. Gerçi böylesine iyi kurgulanmış ve iyi ile kötünün karıştığı dizilerde, artık her seyrettiğimiz karaktere şüpheye yaklaşıyoruz. Ama her defasında bizi ters köşeye yatıran senaryo, hangi taraftan olduğu belli olmayan karakterler,  iyi ile kötünün sürekli taraf değiştirmesi bu sezon da bizi ekrana bağlayacak bu kesin..

Sezonun ilk bölümü Gurur Komiser üzerine kurulmuştu..Ben bir kez daha bütün ekip ile gurur duyarak Gurur Komiser’in hikâyesini izledim. Malum, geçen sezon dürbünle Ecevit’i izlerken bıraktığımız Gurur, nam-ı diğer Gazanfer, hastalığı dolayısıyla kolunu kesseniz hissetmeyen, ağlayamayan, üstüne bir de yamyam Gurur..Aslında yüreğinin özünde iyi olupta, hayatın kötülüğe ittiği bir insan..İçindeki kötülüğü yok edebilmek uğruna kötüleri yakalamak için polis olmayı seçmiş, ama yine de içindeki kötülüğe engel olamamış Gurur, geçen sezon Ecevit’in peşine düşmeye karar vermişken, dün akşam gördük ki aslında kendisi kocaman bir tuzağın içine düşüvermiş. 

Ve elbette bütün çektiklerinin intikamını almak için bir kez daha Kuyudibi’nin yolunu tuttu Gurur..Önce hepsini dolaştı, sanki onlarla barış yapmak ister gibi davrandı. Elbette inanmadılar, kovdular, aşağıladılar.  Ama her şey oyunun bir parçasıydı. Aslında hiç değişmemişti Gurur, sadece oyunu kuralına göre oynamıştı. Çoktan bulmuştu İrfan’ı ve Sait’i. Şeytan üçgenini kurmuşlardı ve bir yıl önce onları avlayan ve yok etmeye çalışan kim varsa şimdi tek amaç, karşı tarafı yok etmekti.. Kimse anlamadı, üstelik o kadar usta idi ki kötülüğü gizlemekte, hiç kimse hissetmedi bile içlerine sızan kötülüğün boyutlarını. Şimdi sıra karşı tarafta anladığımız kadarıyla..Bu sezon savaş çok daha şiddetli geçecek ve gözümüzü bile kırpmadan seyredeceğiz…

Bölümden notlara geçmeden önce Berk Haksan için iki cümle etmek isterim…Dün akşamki bölümün yıldızı kendisiydi..Kuşkusuz çok yakışıklı, çok karizmatik ve müthiş oynuyor rolünü..Şöyle düşündüğüm zaman Gurur yerinde başka kim olabilirdi diye, inanın bulamıyorum. Ses tonu şahane, zaten bu sezon dış seslendirmelerde onun sesi kullanılmış fark etmişsinizdir. Bakın söylüyorum, bu sezon Berk Hakman dizinin harika çocuklarından biri olacak yazın bir kenara…Yüreğine, emeğine sağlık diyoruz ve alkışlarımızı Berk’e gönderiyoruz..

Gelelim bölümden notlara…Gülten ve İbrahim beni çok ağlattı akşam..İkisi de öyle saf, öyle temiz kalpli ve öyle masumlardı ki..Nasıl güzel heyecanlı başlamıştı ilişkileri ve nasıl güzel bir evlenme teklifiydi İbrahim’in teklifi…Heyecanlı, âşık ve böyle aşklara özendiren bu teklifin sonu düğündü elbette..Ve bu düğün, bir sene önce kendi yollarına yürüyen Ecevit, Bilal, Ahu ve İbo’yu bir kez daha bir araya getirdi. Ecevit kardeşim hala karizmatik, yakışıklı ve Murat Yıldırım’ın günden güne devleşen oyuncuğu ile daha bir keyifli oluyor, ama anladığımız kadarıyla her sezon Ecevit’in yanında başka bir hatun göreceğiz. Bu sezonda Nisan (Pelin Akil) kendisine eşlik ediyor.  Çok güzel, hoş kadın..Ve elbette ki kötülerin tarafında. Henüz bizimkiler anlamasa da..Hoş, biz de son sahnede Gurur Komiser ile birbirlerine büyük bir açlıkla saldırana kadar anlayamadık karşı tarafta olduğunu ama olsun. Nisan, bizim Suskunlar grubuna sızmayı başarabilecek mi hep birlikte göreceğiz..Ama benim naçizane tahminim, Nisan, her ne kadar psikopat komiserimiz Gurur için dünyayı yakmaya hazır görünse de, Ecevit’e sırılsıklam âşık olup her an saf değiştirebilir, onu da not alalım lütfen..

Ahu mahalleyi terk edip ülke ülke dolaşan bir fotoğrafçı olmuş, Bilal Ahu’yu elinden kaçırmıştı geçen sezon malum..Ama anlaşılan Ahu’yu hala sevse bile, en azından Sibel’i hayatına alarak bir hataya daha imza atmış. Hadi Sibel ile yaşıyorsun diyelim..E be Bilal, hiç olmazsa adam gibi bir ev tutsaydın. Hala o takır tukur depodan bozma yerde yarım yamalak eşyalarla yaşamaya çalışıyorsunuz ya ben sana ne diyeyim. Tamam delikanlısın, her ortam sana uyar ama o narin Sibel kızımız, ayağında o yüksek topuklular, fönlü saçlar ve şık kıyafetler ile hiç yakışmıyor o ortama benden söylemesi…Nerede okuduğunu hala çözemediğimiz Sibel kızımız, nasıl ders çalışıyor, hadi dersi geçtim, Bilal gibi bir ufak çaplı kabadayı ile ne işin var senin, ben anlayamıyorum. Anlayan varsa anlatsın..

Gelelim ekranlarımıza yansıyan, bizi üzen, içimizi ezen, ağlatan o tecavüz sahnesine. Çok güzel bir gelin olmuştu Gülten kızımız ama ne yazık ki, düğün gününde tecavüze uğrayarak, tecavüz kavramımıza bir yenilik daha getirilmiş oldu çok şükür. Önce Gurur’dan şüphelenmemizi sağlasalar da, ben o Gülten’in ağzını kapayan eli, her ne kadar boyları kısaltılmış olsa da kirleri hala duran tırnakları, o çocuk mezarı gibi ayakları görünce şıp diye anladım İrfan olduğunu. Zaten Mehmet Özgür abımız, bu gidişle Tecavüzcü Coşkun’un tahtını fena halde sallayacağa benzer, söylemedi demeyin. Sahne için söylenecek bir kelime varsa, çok etkileyici olduğudur. Herhangi bir çıplaklık olmadan, o gerilimi, o dehşeti ve şiddeti o kadar güzel yansıttılar ki, bravo dememek elde değil doğrusu. Hele hele olay duyulduktan sonra İbo’nun Gülten’in yanına gelip te o masum, çaresiz gözlerle bakışı, sizleri bilmem ama beni ağlattı cidden.

Gurur Komiser kadar, sezonun ilk bölümüne damgasını vuran diğer bir kişi elbette ki Takoz İrfan’dı. İrfan kardeşim hapiste neler çekti, başına neler geldi henüz bilmiyoruz. Büyük ihtimal o da bir başka bölümde ayrıntılı olarak anlatılacaktır. Ama başına ne geldiyse, İrfan’ı fena sarsmış. O dağ gibi adam, konuşamayıp derdini kalem ve kâğıtla anlatır olmuş, saç sakal birbirine karışmış, hoş bu tecavüz olayı onu biraz kendine getirdi, en azından o sinir bozucu gülümseyişini görmüş olduk, pek yakında çenesi de açılır eminim. Ama en kısa zamanda sakallarını kesmesini şiddetle tavsiye ediyoruz. Zira onu İrfan yapan, sadece kötü kalbi ve ruhu, sadist kişiliği değil. Onun net ve kısa cümleleri, pahalı takım elbiseleri, hafif alaycı yüz şekli, uzun tırnakları, sakalsız, bıyıksız hali bence onun kötülüğüne daha çok yakışıyor..Ve şüphesiz, Mehmet Özgür'ün şahane oyunculuğu ile daha bir içimize işliyor kötülük..

İşte böylesine ses getiren bir bölümle sezona merhaba diyen Suskunlar, eminim bu sezon daha şiddetlenen savaşın içine bizleri hızla çekerken, aynı tempo ile sezon sonuna kadar bizleri soluksuz ekrana bağlayacak canlarım. Şimdilik bu kadar..Yeni bölümünde yeni yazıya kadar sevgiyle kalın..

Siyah İnci’den sevgiyle..

www.twitter.com/blackpearl42

5 Eylül 2012 Çarşamba

Öyle bir geçer zaman ki..Ama herkes için farklı şekilde..




Salı akşamlarının reytingi yüksek ve aklımıza bile gelmeyecek her türlü felaketi içeren fenomen hale gelmiş dizimiz Öyle Bir Geçer Zaman ki sezonu dün akşam açtı..Bu sezon çok fazla dizi başlıyor malum, o yüzden epey yoğun geçecek kış sezonu. Dolayısıyla ben de vakit kaybetmeden, sıcağı sıcağına dizimiz hakkında bir şeyler karalayayım diye düşündüm. Zira her akşam neredeyse iki, hatta bazı akşamlar üç dizi var..E hal böyle olunca, bazı dizileri yayınlandığı akşamlar seyretmek mümkün olmuyor. Sonrasında ise hem seyredilecekler birikiyor, hem yazılacaklar. Bende bu sebeple, hemen ilk başlayan dizimizi yazayım da , kafama takılanlar ve dilime birikenleri paylaşayım dedim.

80.bölümle 80’li yıllara adım attı Öyle Bir Geçer Zaman ki...“Çok zaman geçti” dediler ama kusura bakmayın bize yutturamazlar. Şimdi Osman’a bakarsan uzun zaman geçmiş, Hakan’a bakarsan çoookkk uzun zaman geçmiş, Aylin’in kızına bakarsan çok kısa, Süleyman’a bakarsan da hiç zaman geçmemiş kardeşim…Ve Hasefe Nine’ye bakarsanız zaman geçmemiş hatta geri mi gitmiş ne..

Osman karakterini oynayan kardeşimin oyuncuğuna lafım yok, hiç diziye yeni katılmış gibi bir hali yoktu, oyunculukta kusursuzdu gerçekten..Tipine de sözüm yok Allahın yarattığı kul neticede. Üstelik hoş yakışıklı bir delikanlı.. Fakat el insaf yahu, O kadar sevimli bir çocukluğu olan Osman, büyüyünce niye bu kadar değişti. Çocukluğu ile zerrece alakası yok bizim büyük liseli ergen Osman’ın. Çok daha sevimli,daha bebek yüzlü biri oynayabilirdi diye düşünüyorum ben Osman’ı. Bir de zamanlama hataları var dizide. Şimdi geçen sezon bittiğinde Osman İlkokul 1.sınıftı değil mi..Bu sezon Lise’ye gitmeye başlamış..En iyi ihtimal ile Lise 1 bile olsa aradan 8 sene geçmiş olması lazım. Ayrıca sezon sonunda Aylin kızını ancak doğurabilmişti. O halde Aylin’in kızının en az 8 yaşında olması lazım gelir. Buda İlkokul 2.sınıf olması demek. Hatta yeni sisteme göre 3.sınıf..Ve fakat küçük meleğimiz çok daha küçük gibi geldi bana..Bu noktadan hareketle pek çok zamanlama hataları var dizimizde.

Mesela en basiti Hasefe Nine..Bu kadın kaç yaşında Allah aşkına, yıllar geçti, çocuklar büyüdü, torunlar bile çoluk çocuk sahibi oldu, Hasefe nine hep aynı, ne yaşlanıyor ne hastalanıyor maşallah. Bir de Süleyman elbette. Yaşlanmayan gruba dâhil olan kardeşimiz Süleyman’ın baktım da hala 7/24 mesaisi devam ediyor. Kâh çocuklarla kızıldericilik oynuyor, kâh Cemile ile Soner’in arasını yapmaya çalışıyor..Her yere yetişiyor maşallah. Ya Hakan'ın babasına ne demeli. Hakan hapiste sanki 8 değil, 18 yıl geçirmiş gibi perişan olmuş, yaşlanmış. Saçlara ak düşmüş demeyeceğim, ciddi ciddi beyazlamış, sakallanmış..Ama babası Ekrem bey için zaman durmuş sanki. Hoş her ne kadar saçlarını bıyıklarını boyatsa da bizim Ekrem Bey, Hakan yaşlandıkça, babası gençleşmiş..Aynı boy, pos, bıyık, saç duruyor, Hakan, kendi babasının yanında, babasının dedesi gibi kaldı. Ama şu bir gerçek ki, Hakan eskiye nazaran çok daha hoş ve karizmatik, olgun bir erkek olmuş. Zaman hızla geçerken Ekrem beyin kapısının önünden geçmeyi unutmuş sanırım, büyük ihtimalle zaman bile Caroline kızımızın şerrinden korkmuştur. Malum Caroline, Hakan'ın yeni ciciannesi olmuş. 

Bu kadar yıl sonra, Mete hala bir baltaya sap olamamış canlarım, benim gördüğüm bu. Mete ola ola , bildiğiniz kasetçi olmuş çıkmış. O beğenmediğimiz Necati ise ünlü olmuş çıkmış iyi mi..Ve fakat bir sorun var. Necati sanki o dönemlerin modasına ayak uydurup hafif arabeskçi mi olmuş nedir.. Ayrıca Mete ile Osman arasındaki yaş farkı neredeyse kapanmış. Oysa nerden baksak aralarında en az 11 yaş olması lazım. Mete yaşlanmamış, bıyıklanmış sadece ama o bıyık seni kurtarmaz Mete kardeşim benden söylemesi.Hala gencecik duruyorsun hatta Osman’dan bile genç duruyorsun..Zaten abin ile aynı dizide oynuyorsunuz. Ses tonlarınız bire bir aynı. Bir de bıyık koymuşsun tıpatıp abinle ikiz gibi olmuşsunuz. Hiç olmazsa abin kafasını falan kazıtsaydı da bir fark olsaydı aranızda.

Yıllar geçmiş geçmesine de, malum sağ-sol kavgaları her zaman olduğu gibi devam etmekte. Ama bu defa sanırım üniversitelerden, liselere kadar inmiş kavganın yaş ortalaması..Ve bu sefer Ahmet’in yerini Osman almış, Berrin’in yerini de Ayça. Büyük ihtimal Osman ile Ayça arasında bir aşk hikâyesi seyredeceğiz bu sezon ama Berrin-Ahmet ya da Soner-Aylin aşkı gibi bir aşk olur mu onu seyretmeden bilemeyiz elbette.

Ahmet ile Berrin geçen sezon nihayet vuslata erip evlenmişlerdi. Aradan yıllar geçmiş ve Berrin kuşkusuz şahane bir kadın olmuş. O nasıl güzellik Yıldız Hanım öyle..Ben bakmalara doyamadım ne yalan söyleyeyim. Berrin’in kızı Zehra cuk oturmuş. Tıpkı annesinin kopyası. Kim bulup seçtiyse bravo diyorum. Ve fakat küçük bir sorun var..O büyük aşkla evlenen Ahmet ile Berrin evliliğinde genel olarak bir sükûnet ve mutsuz, gergin bir hava var gibi geldi bana. Üstüne kızları Zehra’nın babalık muhabbeti de eklenirse, bu sezon da Ahmet ile Berrin’i hayli sıkıntılı günler bekliyor gibi görünüyor. Üstelik daha dizinin başında pek çok ölüm tehdidi aldığını duyduğumuz Ahmet, faili meçhul bir suikasta kurban gidecek büyük ihtimal..

Peki ya Cemile..Cemile yıllar geçince yaşlanmış sözde ama sanırım küçük bir sorun burada da var..Kardeşim yaşlanınca insanın yüzünde çizgiler oluşur, göz kapakları düşer, saçları dökülür, aklaşır. Cemile’nin tek yaşlanma belirtisi renksiz solgun yüzü. Yani azıcık makyaj yapıverse, yıllar öncesinin gencecik Cemile’si oluverecekmiş gibi. Ben açıkçası Cemile’nin kanı çekilmiş halini de hiç beğenmedim..

Dizimizin yeni oyuncularından Mine Tugay için de iki cümle etmek isterim..Mine Tugay, öncelikle şahsı çok beğendiğim kaliteli ve hanımefendi oyunculardan. Çok sade bir güzelliği var.. Oyunculuğuna ise hiç lafım yok..Genç yeteneklerimiz arasında favorilerim arasındadır kendisi.. Ama yok ben bu yeni rolüne oturtamadım kendisini. Gerçi bu düşüncemin oluşmasında, geçen sezon Behzat Ç.’de canlandırdığı psikopat Komiser Suna rolünü kusursuz bir şekilde canlandırmasının da etkisi var..Dediğim gibi oyuncuğu mükemmel ama ben iyi kalpli bale öğretmeni rolüne ilk bölümden ısınamadım. Umarım ilerleyen bölümlerde değişir bu fikrim zira ben Mine Tugay’ı seyretmekten çok keyif alıyorum.

Gelelim Dizinin Kare As’ına…Soner-Süleyman-Aylin-Deniz Yıldız..Öncelikle Deniz Yıldızı’nı çok seven Aylin ve ilişkilerinde Deniz Yıldızı’nın çok özel bir yeri olduğunu gördüğümüz ikilimizin, kızlarının isminin Deniz Yıldız olması çok isabetli ve hoş olmuş. Aylin ile Soner’in minik kızları rolündeki ufaklık son zamanlarda seyrettiğim en şeker ve güzel kız..Bayıldım ben o boncuk gözlere, saçlara, gülüşe..Üstelik bu kızımız da aynen Zehra seçiminde olduğu gibi çok iyi bir seçim olmuş. Annesini çok andırıyor çünkü. Soner’in kızına saçma sapan bir sebeple küsmesine bir anlam verememekle birlikte, derinlerde ona Aylin’i ve onun yokluğunu anımsatması sebebiyle hak ta vermedim değil. Süleyman kardeşimin elbette her zamanki sakinliğiyle, eline aldığı akrep ile Soner’e yaptığı şahane oyun, Soner’i bu şekilde dönmeye razı etmesi de dizinin en iyi sahnelerinden biriydi. Ve elbette Soner ile kızının karşılaşması, son dönemlerde seyrettiğim en duygusal sahnelerden biri olarak, gözlerimdeki yerini aldı..Bu sezon sanırım Mete Horozoğlu’nun kusursuz oyunculuğu ile Soner ve kızının arasındaki buzların nasıl eridiğini, geçmişle yüzleşmesini, hayata dönmesini keyifle seyredeceğiz..

Sezonun ilk bölümünden benim gözüme takılanlar bunlar canlarım. Şimdilik bu kadar yetsin diyelim zira görünen o ki,  Öyle Bir Geçer Zaman ki bu sezon çok konuşulacak..

Siyah İnci’den sevgiyle..

www.twitter.com/blackpearl42

1 Eylül 2012 Cumartesi

Sudan Bıkmış Balıklar'a Balıklama dalalım biraz..




Sudan Bıkmış Balıklar, kısa sürede büyük bir çoğunluğumuzun sevgisini kazanan yeni gençlik dizimiz biliyorsunuz. Aslına bakarsak, tam gençlik dizisi de sayılmaz, hafif çaplı bir aile dramı da var. Zaman zaman bayılarak izlesem de, elbette ki gözüme takılan iyiler ve kötüler var. Haydi, madem neler takılmış gözümüze hep beraber şöyle bir bakalım..

Başlarda bana sevimli gelen bir heyecanlı hali vardı Zeynep kızımızın. Ama sanki dizi ilerledikçe bu tavırlar biraz abartılı olmaya başladı. Hani Hülya Koçyiğit’in eski filmlerde şöyle dudaklarını titrete titrete ağlayışı var ya..Zeynep’te de aynı tavır var ama epey bir abartılı. Ağlamayı bırak neredeyse konuşurken bile dudakları titremeye başlıyor. Her an ağlayacakmış gibi bakan gözleri, sürekli olarak üzgün yüz hali, tavırları, aşırı heyecanlı halleri gözüme batıyor ne yalan söyleyeyim. Birde bazen sesini çok incelterek konuşuyor. Hayır, birde ne cesur kızsın sen Zeynep. Annen iki dakika önce Selim ile görüşmemen için seni şiddetli bir şekilde uyarıyor, sen birkaç dakika sonra geçmiş odanda Selim ile telefonda konuşuyorsun. Üstelik odanın kapısını da açmışsın han kapısı gibi..Yahu kapatsana kapıyı be kızım, sesini alçaltıp konuşsana. Seyrederken ben bile huzursuz oldum, nitekim annesi geldi kolayca yakaladı. Zeynep kızımızın daha dikkatli olmasını yürekten diliyoruz elbette. Bunun yanı sıra Allah için Zeyneb'in saçlarına ve güzelliğine hayranım. Bayılıyorum saç rengine, bakışlarına, yüzünün çok sade bir güzelliği var Ezgi Eyüboğlu’nun ve Zeynep rolüne çok isabetli bir seçim olmuş diye düşünüyorum. Birde sesini, elini kolunu, mimiklerini sakinleştirse çok daha iyi olacak gibi geliyor bana..

Gülten Hanım ile Hüseyin amcam ise kızlarını koruyalım derken iyice tehlikeye attılar farkında olmadan. Gülten ablamızın son iki bölümdür neredeyse Yaprak Dökümü Hayriye teyzemize bağlandığını fark ettiniz mi? Kadın sürekli İstanbul’a gelmekle alakalı şikâyetçi..Aman ailemiz dağıldı, dağılacak mahvolacağız psikolojisine girdi bile..Vallahi biz o ağlamaklı, şikâyetçi tavırları beş sene kadar seyrettik, aman diyeyim Gülten ablamız sen biraz güçlü ol gözünü seveyim. Birde Gülten ablam ile Hüseyin amcam kızlarına çok düşkünler ya, Hele Hüseyin amcam elinden gelse kızlarını koyacak bir kafese, herkesten uzak tutacak. İyi hoş ta, kızlarının kıyafetleri ne oluyor. Madem bu kadar muhafazakâr ve koruyucusun be adam, sen o kızları şortlarla, minilerle, askılılarla nasıl sokağa salıyorsun. Maşallah kızlarımız sere serpe geziyorlar, hayır dekolteye karşı olduğumdan değil, ben sadece ailenin yaptığı baskı ile kızların bu rahatlığının bir çelişki oluşturduğunu düşünüyorum hepsi o. Üstelik Selim’e yapmadıkları kalmadı, kızlarını erkek sinekten bile sakınıyorlar, ama Gülten Hanım Kerem ile Zeyneb'in arasını yapmak için çırpınıyor..Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu diyor insan ister istemez. Zeynebe de çok sinirlendim bu bölüm..Giyinmişsin süslenmişsin, çıkmışsın Kerem’in karşısına, sonrada ben gitmek istemiyorum. Kardeşim kafana silah mı dayadılar, gitmek istemiyorsan gitme işte..İstemem ama yan cebime koy biraz oldu Zeyneb’inki kusura bakmayın da..

Şimdi Kerem kardeşime de iki çift lafım var. Çocuğun içine aniden şeytan kaçtı yahu..Ben zaten başından beri bu Kerem iyi mi kötümü bir türlü anlayamadım. Tipine bakarsanız, kötülüğe çok yatkın, her an insanı sırtından vuracak bir tipi var zaten. Ama Selim ve Zeynep için iyilikler yapınca ben bile şaşkın şaşkın bakıp aferin demiştim içimden. Ve fakat bir kez daha yanılmadık hislerimizde..Kerem, büyük ihtimalle babasından miras kalan ve içine gömmeye çalıştığı kötülüğü ortaya çıkarıverdi son iki bölümdür. İnceden inceye kuyusunu kazmaya başladı Selim’in. Ve hatta bölümün sonunda entrikaları öyle bir noktaya geldi ki, Selim, Zeynep ile Kerem’i çok ters bir şekilde gördü..Ve bir kez daha Kerem’in yediği yumruk için oh dedim ben içimden..Bu gidişle Kerem, sen baban Muharrem’i geçeceksin kötülükte haberin olsun..

Birde bu Selim kardeşim bildiğimiz kadarıyla çok zengin değil mi..O turuncu minibüs te neyin nesi Allah aşkına. Üstelik her an içinden Öyle Bir Geçer Zamanki’den Mete iniverecekmiş gibi..Korkarım aynı minibüs o..Sadece üzerindeki çiçeği böceği silmişler..Kusura bakma Selim ama hiç yakışmıyorsun sen o minibüsün içine…Zengin adamsın, al en alasından şık bir araba kendine, tamam anladık mütevazısin de, boyunda uzun kardeşim, iki büklüm zorla kullanıyorsun, vallahi sana kıyamıyoruz başka bir niyetimiz yok onun dışında..Ama şunu da eklemeden geçemeyeceğim..Bir Burak Sağyaşar gerçeği var kardeşim. Öyle güzel bakıyor, öyle samimi ve içten oynuyor ki, ben çok çok beğeniyorum kendisini..Boyuna posuna , hoşluğuna, yakışıklı oluşuna zaten lafımız yok ama ne kadar güzel bakıyor gözleri, nasıl güzel oynuyor rolünü..Ve o ses tonu..Şahane bir ses tonu var adamın..Sesini çok iyi kullanıyor üstelik ve tabii ki Kocaman bir alkışı da hak ediyor..

Gelelim Selim’in arkadaşlarına.. Şimdi öncelikle bu Gökçe ile Tommiks ne iş yapar, iş yapmazlarsa nerde okuyor bu gençlerimiz. Ayrıca Bu Gökçe kızımızın bir annesi babası ailesi yok mu ya..Kız sürekli sokaklarda..Haydi diyelim ki buraya okumaya geldi, kaldığı bir evde mi yok bu kızın. Minibüslerde, sokaklarda ömrü bitiyor bu kızın vallahi üzülüyorum. Üstelik benim tahminime göre Gökçe Selim’e âşık, Tommiks Gökçe’ye yanık, yeni tipimiz Tolga’da Gökçe’nin eski aşkı olup şimdi yeniden peşine düştü. Maşallah kızımızın aşk trafiği pek bir hızlı..Çok sevimli, sempatik bir kız Gökçeyi seviyorum..O çenesindeki piercinge ve saçının perçeminin neredeyse her gün değişen rengine sürekli gözüm takılsa da seviyorum yani..Ama aynı duyguyu Tolga için hissetmiyorum..O nasıl itici bir tip öyle..Üstelik her iki kızı da göz göre göre, birbirlerinin gözünün önünde idare ediyor..Gökçe yetmez gibi birde Esra ile oyunlar oynuyor..Bu arada Esra saçının rengini değiştirmiş sanırım. Siyaha boyatmış..Ama bazı sahnelerde kahve bazı sahnelerde siyah gibi geldi bana..Ayrıca o siyah saç hiç olmamış onu da belirteyim..

Bu haftanın beni en çok etkileyen yeri ise Selim ile Zeyneb’in gökyüzüne bakarak okudukları Atilla İlhan şiir oldu. Zira Kaş gibi şahane bir doğanın ortasında başlayan ve hepimizi büyüleyen o sevimli,masum aşk hikâyesi, İstanbul’a gelince sanki biraz entrikaların ve kirli oyunların ortasında hızını yitirmiş gibiydi. Dolayısıyla böyle romantik bir sahneye ihtiyacımız vardı doğrusu..Her ne kadar bu romantizmin arkasından Kerem ve Merve’nin oyunları sonucu Selim, Zeynep hakkında çok yanlış bir fikre kapıldıysa da, “aşk yine kazanacak” diyelim ve bu haftalık bu kadar laf yeter diyelim..

Siyah İnci’den sevgiyle…

www.twitter.com/blackpearl42

20 Ağustos 2012 Pazartesi

Sultan Deyince...

Sultan deyince..

Sultan deyince aklıma ilk olarak gelen, büyük bir hayal kırıklığı…Ah ben neler hayal etmiştim Sultan’ın fragmanlarını ilk seyrettiğim zaman..Yok yok demiştim, bu dizi tutmaz, çok sevimsiz bir diziye benziyor, Nurgül Yeşilçay zaten hiç becerememiş şiveyi, Şahin Irmak desen gözüme Hıyarlı Baba’dan başka bir görüntü gelmiyor..Öbür oyuncular tamam hepsi birbirinden kıymetli ama çok uzun ömürlü olmaz bu dizi..

Genellikle pek yanılmam hislerimde. Bir dizi beni sarmamışsa sarmamıştır, zira kısa zamanda kimseyi sarmadığı anlaşılır ve yayından kalkar. İlk bölümünü seyredişte, yok bu diziden iş çıkmaz dediğim hiçbir dizide yanılmadım. Ama hep böyle gidecek değil ya. Buyurun işte Sultan dizisi beni yanılttı. Hem de öyle böyle değil yani. İlk bölümünden itibaren müptelası olduğum Sultan için söylenecek elbette çok şey var..Güzellikler kadar eleştirilerim de var..Ama ne yalan söyleyeyim, asıl gerçek hiç beklemediğim kadar bu diziyi sevdiğimdir..

Evet, öncelikle Nurgül Yeşilcay’a ve hala tam oturamamış şivesine kulağım alıştı. Günden güne daha mı güzel oluyor ne..Güzellik demişken, bu Nurgül Yeşilcay hadi yaşlanmıyor onu anladım da, giderek nasıl güzelleşiyor ona aklım ermedi. Bildiğim kadarıyla estetikli değil. Zaten ihtiyacı da yoktu o ayrı konu da, kadına bakmalara doyamıyorum ben. Evet, ilk bölümlere nazaran, rolünün içine biraz daha girdi benim görüşüm. Şivesi biraz daha oturaklı geliyor kulağıma. Bazı yapmacık hareketlerini yakalıyorum zaman zaman ama onca güzellik içinde yok olup gidiyor. Aklımda bile kalmıyor. Ayrıca gelelim Sultan kardeşimin gözüme takılan bir noktasına..Elbiseleri..Evet, bildiğimiz elbise işte. Fatmagül kızımızın başlattığı bu elbise modası hızlanarak devam ediyor. Birkaç dizimizde daha var sürekli elbise giyen kızlarımız. Sultan’ın tarzı ise düz renk elbise. Dikkat ettiniz mi bilmem, her bölümde en az 5 elbise giyiyor, her biri düz renk ve genellikle aynı model. Aslına bakarsanız gözüme takılıyor derken bunu olumsuz anlamda söylemedim. Kim düşünmüş ise bu tarzı, aklına bravo. Sade, hoş ve şık..Nurgül Yeşilcay’ın bu elbiseleri layıkıyla taşıdığını da görünce, insanın gerçekten aklı takılıp kalıyor bu şıklık ve güzelliğe.

Şahin Irmak ise çoktan unutturdu Hıyarlı Babayı. Ben bu kadar ciddi bir rolün altından kalkabileceğini hiç tahmin etmemiştim ama gerçekten yanıldım. Şahin Irmak Şeyhmuz rolünde harikalar yaratıyor, kâh romantik, kâh pişman, kâh öfkeli, kâh âşık..Hepsi de ciddi rol ayrıntıları ve ben hepsini de keyifle seyrediyorum. Bu sebeple de kendisine kocaman bir alkış istiyorum.

Ya o Bilal’e ne demeli. Bir insan nasıl bu kadar serseri ve aynı zamanda nasıl bu kadar duygusal bir romantik olabilir. Düşününce ne tuhaf geliyor değil mi..Ama Bilal’i seyredince buna inanıyor insan. Adamın yapmadığı kalmadı, her türlü pisliğin içine girip çıkıyor, kendi girmekle kalmıyor, ailesini de çekiyor o pisliğin içine. Ve fakat aynı zamanda, intiharın eşiğinden kurtarıyor Hatice’yi, sonra ona âşık oluyor, bakıyorsunuz o lanet adam bir anda ağlayan, vicdan azabı çeken, kendini sorgulayan bir duygusallık içine girivermiş. Hem kızıyorsunuz Bilal’e hem üzülüyorsunuz, öyle arada kalıp seyrediyorsunuz ağzınız açık..

Faruk..Nam-ı diğer Fransuva için de iki kelam edeyim. Ben açıkçası bu çocuğa bir türlü ısınamadım. Bir de hala yaşadığı yeri kabullenemeyip, ağzında sürekli bir Fransa’ya dönme muhabbeti sıkıyor beni. Yahu çocuk, senin ne evin kalmış ki Fransa’da dönmek istiyorsun. Bulmuşsun kalabalık zengin aileyi, baban yanında, üstelik pek dönmeye de niyeti yok. Sende durumu kabullenip ortama uyum sağlamaya çalışsan daha bir sevimli olacaksın buna inan..

Peki ya Dicle..Ben açıkçası böyle iyi elti hiç görmedim, duymadım. Hani bir söz vardır, iki eltinin bohçaları bile hamamda kavga edermiş ya. Genellikle eltilerin birbirini çekemediği söylenir ama Dicle gibi bir elti vallahi hem dostuma hem düşmanıma nasip olsun. Nasıl iyi niyetli, nasıl yardımcı ve düzeltici, nasıl destek oluyor Sultan’a bayılıyorum. Üstelik bir o kadar güzel, zeki, sevimli ve komik..Dicle’yi seyretmeye de bayılıyorum açıkçası. Hele hele bir türlü sahip olamadığı evlat hasreti ile yaptıkları komiklikler, kocası ile ilişkileri, sözünü sakınmadan lafı gediğine koymasına ne demeli. Bir şey dememeli aslında, onunda yüreğine sağlık diyerek keyfini çıkara çıkara seyretmeli..

Benim sevimli bulmadığım diğer bir tip Pınar. Tamam, çok güzel kız, dürüst ve delikanlı kız. Ama o ani parlayışları, bağırıp çıkışmaları bana çok hoş gelmiyor. Hele hele Sultan’ın her işi konuşarak ve güzellikle çözmeye çalışması ve bunu başarması, Pınar’ın bu çıkışlarını iyice gözüme gözüme sokuyor ne yalan söyleyeyim. Pınarı desteklediğim tek konu var. O da Sultan’ın kardeşi Yılmaz ile aralarında filizlenen aşk. Zira o Yılmaz’ın yapışkan türkücü kız arkadaşı cidden çok itici geliyor bana..Pınar’ı Yılmaz’a daha layık görüyorum ben..

Bu dizide benim en büyük favorim kuşkusuz Kerim…Size anlatamam onu seyrederken aldığım keyfi. Onun her sahnesini birkaç kez seyrediyorum. O kömür karası gözler, yeni yeni terlemeye başlayan bıyıklar, kıvırcık saçlar..Nasıl bir Sevimli tiptir Kerim. Sadece sevimli değil üstelik çok ta yetenekli. Araştırdım biraz ama hakkında fazla bilgi bulamadım. Nereli bu çocuk, kimdir necidir bilmiyorum adından başka. Amma velâkin, şivesi ve konuşmadaki ustalığına bakılırsa doğulu olduğunu sanıyorum. Nereli olduğu önemli değil, Kerim karakterini oynayan Hüseyin Karaca çok ama çok başarılı.  Kerim bir bakıyorsunuz bizi güldürüyor, bir bakıyorsunuz damla damla ağlatıyor. Nasıl güzel yapıyor, nasıl doğal oynuyor hayret ediyorum..Seviyorum Kerim’i ben ve ayakta alkışlıyorum Hüseyin kardeşimi..

Bu dizinin tek zararlı yanı var ise, o da o kahvaltı sofralarına imrenip, benim gibi bir de keyif düşkünü iseniz, kendinize çeşit çeşit yiyeceklerle dolu sofralar hazırlayıp kilo alma ihtimaliniz. Yarabbi nasıl güzel bir han orası, nasıl şahane bir ortam. Bendenizin en büyük hayalidir kahvaltı salonu açmak, dolayısıyla bayılarak, hayallere dalarak izliyorum o handaki faaliyetleri kendi adıma. Esnafların aralarındaki ilişkilere, o sıcacık ortamlara, kahvaltı masalarına nasıl imrenmez ki insan..

Sultan için daha pek çok şey söylemek, yazmak istiyor insan. O sıcacık ilişkilere, sımsıkı kenetlenmiş bağlara, aile kavramına, kadınların hayatlarının neden hep zor olduğuna, açıklanmamış, anlatılamamış her sırra, hem gülerek, hem ağlayarak kaptırıyoruz kendimizi çünkü..Diyeceksiniz ki, peki ya anne babalar, onlar için yok mu iki kelime..Var olmaz mı, ama onlar ayrı bir yazı konusu..Şimdilik bu kadar yetsin diyelim. Ve Sultan izlemeye devam edelim..

Siyah İnci’den sevgiyle..

www.twitter.com/blackpearl42

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Sudan Bıkmış Balıklar… Sizi Sudan Çıkmış Balığa döndürecek.

 

Yaz ekranlarında yeni başlayan, daha doğrusu ilk dört bölümü geride bırakan dizilerimizden Sudan Bıkmış Balıklar ilk başta belki de isminden dolayı çok lay lay lom bir dizi izlenimi bıraktı bende. Hiç seyretmek için heveslenmedim bile. Ama birkaç okuyucumun ve arkadaşımın şiddetle tavsiye etmesi üzerine fikrimi değiştirerek, ilk bölüme şöyle göz ucuyla, ucundan kıyısından bakayım dedim. 

O da ne! Dört bölümü nefes bile almadan, gözümü bile kırpmadan seyrediverdim. Pişman değilim aksine çok ta memnunum. Hazır kendim memnun olmuşken, canlarım içinde birkaç kelime yazayım da onlarda bu keyifli dizinin tadına varsınlar diye düşündüm.

Pek çok örneği bulunan yazlık bir gençlik dizisi olarak düşünebilirsiniz en başta. Hatta bana sorarsanız, içeriğin güzelliğini hiç hissettirmeyen ismi yüzünden, belki itici bile gelebilir. Ama biraz sabrederseniz, samimi ve şahane bir aşk hikâyesi seyredeceksiniz. Üstelik sadece aşk hikâyesi seyretmekle kalmayacak, sıcacık bir ailenin yaşamına da ortak olacaksınız. Daha da güzeli, artık unutulmaya başlayan bir takım değerlerimizi de zaman zaman gözleriniz dolarak seyredeceksiniz.

Evet, öncelikle bir aşk hikâyesi. Kahramanlarımız Selim ile Zeynep. Hikâyenin bazı kısımları şiddetle Adını Feriha Koydum’u hatırlatıyor. İşte zengin oğlan, gariban kız, zengin oğlana âşık başka bir zengin kız, zengin oğlanın arkadaşları vs.Ama öbür taraftan senaryo çok güçlü ve keyifli, oyuncular cuk oturmuş, oyunculukları ise ağzınız açık seyredeceksiniz buna inanın.
Kahramanlarımızdan biri Ezgi Eyüboğlu. Hikâyemizin esas kızı Zeynep yani. Muhteşem Yüzyıl’ın Aybige hatunu olarak tanıştık ilk olarak Ezgi Eyüboğlu ile. Ne yalan söyleyeyim, çok sinirime dokunuyordu orada. Kim bilir, Malkoçoğlu ile aşk yaşadığı için pek çok kızımız da sinir olmuştur kendisine. Meğer ne sevimli, ne şeker kızmış öyle. Ne güzel kızmış, ne güzel sesi varmış, nasıl samimi ve doğal oynuyormuş ta bilememişiz. Bana sorarsanız, Zeynep karakteri Ezgi Eyüboğlu’nun hayatının rolü gerçekten. Tam anlamıyla döktürüyor Heyecanlı, sevimli, saf kasaba kızı rolünde Ezgi kızımız. 

Esas oğlumuz ise Selim karakterini oynayan Burak Sağyaşar. Daha önce onu da birkaç dizide seyrettik, hatta uzun soluklu dizilerimizde oynadı Burak kardeşim ancak bu dizide kendini buldu desem yeridir. Üstelik ne bulma öyle. Seyrederken bayıldım bayıldım inanın. Nasıl güzel bakıyor, nasıl güzel bir ses tonu var öyle ve nasıl da yakışıklı. Hayat verdiği Selim karakterine ise diyecek söz yok. Selim karakterini yazan senaristin öncelikle yüreğinden öpüyorum. Fatmagül’ün Kerim’inden sonraki en şahane âşık erkek karakteri karşımızda. Deli dolu, aşkının peşinde koşan, sevgiye, dostluğa değer veren ve sevmeyi bilen, güzel bakan, güzel konuşan ve güzel seven bir adam. Bütün bunları ekrandan bize yansıtan ise Burak Sağyaşar... Yüreğine, emeğine sağlık senin Burak.

Hep söylerim, Rüya gibi aşklar rüyalarda kaldı artık diye. İnsan artık böylesine güzel aşkların yaşanmadığını bilse bile, seyretmek bile çok keyif veriyor insana. İki genç arasında kavga gürültü, yanlış anlama ve bir sürü hata eksik olmuyor, ama aynı zamanda romantik ve sevgi dolu anlar, güzel tesadüfler ve elbette iki oyuncunun muhteşem oyunculukları sayesinde gerçekçi bir aşk hikâyesi seyrediyoruz.

Öbür taraftan, çoktan unutulmuş aile bağlarımız için de çok güzel dersler var dizide. Bazen kan bağınızın olmadığı birinin size annelik yapabileceğini ve sizi kendi çocuklarından ayırmadan koruyup kollayıp sevebileceğini görüyorsunuz, bazen aileniz için derin yaralar alacağınızı bile bile fedakârlık edebileceğinizi anlıyorsunuz, bazen ne olursa olsun, hayatta kimseniz olmasa bile bir ailenizin olmasının ne kadar güzel bir şey olduğunu düşünüyorsunuz.

 Babanızı düşünüyorsunuz, annenizi düşünüyorsunuz, kardeşlerinizi düşünüyorsunuz, onları daha bir seviyor ve anlamaya başlıyorsunuz. Aile demek, sevgi demek, emek demek, yürekten bağlı olmak demek biliyorsunuz. Zeynep ile babasının arasındaki ilişkiye kâh korkarak, kâh gıpta ederek bakıyorsunuz. Aile demek, iyi günde kötü günde hep birbirinin yanında ve birbirine kenetlenmiş bir kurum demek bunu bir kez daha öğreniyorsunuz. 

Dizimizin yan karakterleri de eğlenceli ve komik, hem gülüyorsunuz, hem duygulanıyorsunuz, hikâye zaten çok güzel. Hele Zeynep kızımızın yakın dostlarından birinin gerçekten Down Sendromlu bir gencimiz tarafından canlandırılması, o şahane ve özel insanın rolünü oynamaktaki başarısı, inanılmaz güzel gülüşü,  sizi zaman zaman duygulandırıp gözlerinizin dolmasına yol açarken, böyle bir konuya hassasiyetle ve saygıyla yaklaşılmış olması, bu özel insanların da toplumda yer alabileceklerinin gösterilmesi açısından da dizimiz kocaman bir alkışı hak ediyor elbette. 

Zeynep kızımızın babası Payidar Tüfekçioğlu’nun da bir zamanların fenomen dizisi Deli yürek’te Yusuf Miroğlu’nu seslendiren kişi olduğunu da belirtmek isterim. Bu sebeple seyrettiğiniz zaman, “yahu bu ses, bu ses… Ben bu sesi bir yerden hatırlıyorum” diye düşünüp durmayın. 

Kısaca, Sudan Bıkmış Balıkların ismine aldanmayın. Ben seyrettim ve cidden Sudan Çıkmış Balığa döndüm çünkü. Naçizane tavsiyem olarak seyretmenizi isterim canlarım. Şimdilik bu kadar diyelim. Ha bu arada dizimiz her Salı akşamı Star ekranlarında.

Siyah İnci’den sevgiyle.

www.twitter.com/blackpearl42

2 Ağustos 2012 Perşembe

Evlerden biri...Dizi yeni ama konu sanki bildik gibi...

Evet, canlarım, bu sefer tembellik etmeyip, sıcağı sıcağına yeni dizimiz Evlerden Biri’ni hemen yazayım dedim. Zira nasıl olsa yazarım dediğim o kadar çok yeni dizi bekliyor ki sırada. Hiç olmazsa bunu aradan çıkarayım dedim.

Dün akşam ilk bölümünü seyrettik malum yeni dizimizin. Aslında ilk bölümden pek bir şey belli olmaz biliyorum ama şöyle ucundan kıyısından ufak tefek gözüme takılanlar olmadı değil doğrusu.

Öncelikle genel hikâyenin havası bana biraz Kuzey&Güney&Cemre üçgenini anımsattı. Ama bir farklı. Bu hikâye çok daha sıradan. Şimdi Orhan Kemal ustamıza saygısızlık etmek gibi bir amacımız asla yok elbette. Zaten malumunuz romanlardan senaryoya dönüşüp te roman ile hiç alakası olmayan nice dizilerimiz oldu bizim. Bu noktadan hareketle şunu öncelikle söyleyeyim, bana yer yer Kuzey Güney’i anımsatsa bile, şüphesiz senaryo açısından kıyas bile mümkün değil. Herhangi bir mahalle dizisinden şiddetle ayrılan bir özelliği yok. İleriki bölümleri bekleyip daha net analizler yapmamız mümkün olacak diye düşünüyorum.

Dizinin en önemli unsuru, çok sözü edilen meşhur dizimiz Adını Feriha Koydum’un Hande’si Ceyda Ateş’in burada iyi ve masum bir rolde oynuyor olması. Bu durumun bende bile çok şiddetli bir merak oluşturduğunu söylemem gerek. Çünkü Ceyda Ateş’in o iki sene boyunca bizi ekranda inim inim inleten kötülüklerinden, entrikalarından sonra, böyle masum bir mahalle kızı haline nasıl bürüneceğini merak etmemek mümkün değil. 

Benim ilk gözlemlediğim, öncelikle koyu renk saç Ceyda’ya çok yakışmış. Daha doğal ve yaşına uygun olmuş. Malum canlarım, Fatmagül kızımızdan sonra bir elbise furyası aldı başını gidiyor. Her dizimizde türlü tarzlarda ve modellerde elbiseler giyiyor başrollerimiz genellikle. Burada da durum değişmemiş. Bir mahalle kızına uygun, şirin sevimli cicili bicili elbiseler içinde gördük Ceyda kızımızı. Ama işte illaki takılacağım ya ben bir yerlere. Kurcalamasam olmaz malum. Dikkatimi en çok çeken,  Ceyda Ateş’in o saçına başına, masum kılık kıyafetine rağmen, konuşma tarzı, hareketler ve mimikler açısından hala Hande etkisinden kurtulamamış olması oldu. Uzun süre bir karakter oynayınca etkisini atmak hem seyirci hem oyuncu açısından zor olsa gerek. Şimdilik gözümüz alışmadı diyerek çok fazla bu konunun üzerine gitmek istemiyorum ama biraz daha şirin, sevimli, güleç tavırlar olsa daha güzel olacak gibi.

Dizinin şüphesiz ilk bölümden en dikkat çeken diğer karakteri Leman Hanım. Ceyda Ateş’in hayat verdiği Gülsen’in annesi. Aman Allah o nasıl bir kadın öyle. Hızına yetişemedim seyrederken. Kâh kızına yaşlı başlı zengin koca buluyor, kâh mahallenin delikanlısını kızına ayarlamaya çalışıyor, kâh vazgeçip oğlanı kendine ayırıyor. Vallahi bu kadından korkulur benden söylemesi. Mahalleyi alt üst edecek bu kadın. Fettan, şuh, oynak ve elbette entrikacı bir kadın. Ve büyük ihtimalle mahallede oynaşmadık adam bırakmayacak gibi görünüyor. 

Gülsen kızımıza büyük ihtimalle âşık olup birbirine girecek iki kardeşimiz ise Erdal ve İskender. Bir kere önce söyleyeyim, Erdal’ı hiç sevmedim. Yakışıklı ve uçarı bir karakteri canlandıran kardeşimiz, bir o kadarda itici ve sevimsiz geldi bana. Sanki Kıvanç Tatlıtuğ’un çakma gençliği gibi bir tip. Hem çapkın hem saf oğlumuz, bu çocuktan her an her şeyi beklerim diye düşünürken, Leman hanım’ın ağına düşüverdi ansızın. Ben, Leman Hanım kızına Erdal gibi hukukta okuyan, geleceği parlak genci ayarlayacak diye düşünürken, bir baktım kadın Erdal ile balık yemeğe gitmiş bile. 

Öbür taraftan İskender karakteri, Erdal’ın tam tersi, içine kapanık, kendi dünyasında sessiz sakin yaşayan bir saf ve temiz kalpli oğlumuz. Özgür Çevik oynamış İskender’i ve ilk bölüm için ben Özgür’ün performansına hayran kaldım bunu belirteyim. İçine kapanık ve çok konuşmayan bir karakterin, yüz mimikleri ve bakışları çok önemlidir. Özgür bu zorluğun üstesinden gelmiş görünüyor. Özellikle İskender’in heyecanlandığı ve sinirlendiğinde kekelemesini öylesine doğal oynamış ki, ben Özgür için güzel bir alkış isterim doğrusu. 

Gelelim Sadi Bey amcamıza. Yahu hiç mi isim bulamadınız. Tam da İşler Güçlerin Sadi’si gibi sevimli, şeker bir karakterle yeni tanışmışken. Büyük usta Şemsi İnkaya’nın canlandırdığı Sadi amca, İskender ile Erdal’ın babası. Aksi mi aksi, huysuz bir ihtiyar. Üstelik biraz da kötü galiba. Hatta kötüden de öte gözü mahallenin genç kızlarına bile kayacak kadar da ahlakı zayıf bir karakter.

Zaten ben diziyi seyrederken inanın yetişemedim o ilişki karmaşasına. Mahmut adında zengin ve yaşlı başlı şahıs, kızı yaşındaki Gülsen’e talip. Leman hanım bu işe bozulsa da, işin ucunda para olunca kızını adama ayarlamaya kalktı, sonra döndü Erdal’ı kızına ayarlamaya çalıştı, olmadı kendine ayarladı. Gülsen Erdal’a âşık, Erdal Leman’ın cilvelerine tav oldu, İskender Gülsen’e âşık, Sadi beyin gözü Gülsen’i süzüyor. Bu nasıl ilişki yumağıdır böyle anlamadım. Yani illaki yaşlı adam-genç kız ya da genç delikanlı-yaşı geçmiş kadın ilişkisi mi olmalı yahu. Herkesin gözü birbirinin üstünde, kim kiminle ne yapacak doğrusu ben yetişemedim ilk bölümden. Çok ta sevimli gelmedi bana açıkçası. Artık bu tarz ilişkiler yumağını o kadar çok seyrettik ki, insan değişik ve daha temiz ilişkiler, aşklar arıyor. Umarım İskender ve Gülsen ikilisine böyle saf ve temiz bir aşk yaşatarak, diğer kirli ilişkileri temize çekecektir yeni dizimiz.

Evlerden biri fenomen olur mu olmaz mı şimdiden bir şey söylemek zor elbette. Ama oturup kendini ilk bölümden izlettiren ve konuşturan bir dizi olduğu şüphesiz. Oyuncu kadrosu gerçekten çok iyi. Konu herhangi bir mahallede yaşanacak sıradan hikâyeler olsa bile, ben senaristlerin izleyiciyi ters köşe yapmaları konusunda çok deneyimli olduklarını düşünerek, ilk bölüme çok fazla yüklenmek istemiyorum. Bakalım seyredip göreceğiz… Şimdilik bu kadar diyelim.

Siyah İnci’den sevgiyle.

www.twitter.com/blackpearl42